2023 yılında Hamas’ın Gazze’de başlattığı askerî operasyonların İsrail’e yönelik saldırıya dönüşmesiyle birlikte Orta Doğu büyük bir çıkmaza girdi. İsrail devleti ise başta Gazze olmak üzere çevresindeki bölgelere yönelik saldırılar düzenlemeye başladı. Gazze’de yaşanan ağır kayıpların yanı sıra Lübnan, Suriye, Irak ve İran’a yönelik gerçekleştirilen saldırılar, bölgeyi adeta bir ateş çukuruna çevirdi.
Bu gelişmeler yaşanırken birçok kişi “Üçüncü Dünya Savaşı Orta Doğu’da mı başlayacak?” sorusunu sormaya başladı. Orta Doğu’nun en sorunlu iki ülkesi olarak görülen İsrail ve İran, uzun yıllar doğrudan büyük bir savaş yaşamamış olsalar da sürekli olarak gerilim içinde olmuş, zaman zaman dolaylı çatışmalar ve karşılıklı hamlelerle birbirlerine meydan okumuşlardır. Bu gerilim, yıllardır biriken tarihsel husumetlerin ürünüydü ve bölge halkını belirsiz bir geleceğe sürükledi.
Aslında iki ülke arasındaki ilişkiler 1979 yılındaki İran İslam Devrimi’ne kadar oldukça farklı bir seyir izliyordu. İran, Filistin’in bölünmesine karşı çıkmasına rağmen İsrail devletini tanıyan ikinci Müslüman ülke olmuştu. Bu dönemde ülke, Pehlevi Hanedanlığı tarafından yönetiliyor ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’daki en önemli müttefiklerinden biri olarak öne çıkıyordu. Bu nedenle İsrail’in ilk başbakanı David Ben-Gurion, yeni kurulan devletin Arap dünyasında yalnız kalmaması için İran ile iyi ilişkiler kurmaya büyük önem verdi.
Ancak 1979’da Ayetullah Humeyni liderliğinde gerçekleşen İran İslam Devrimi ile Şah devrildi ve İran’ın dış politikası köklü şekilde değişti. Yeni yönetim, Amerika ve İsrail ile olan tüm yakın ilişkileri sona erdirdi. İsrail, İran tarafından düşman ilan edildi, daha önce tanınmasına dair maddeler kaldırıldı ve İsrail vatandaşlarının pasaportları geçersiz sayıldı. Ayrıca Tahran’daki İsrail Büyükelçiliği Filistin Kurtuluş Örgütü’ne devredildi. Humeyni, İsrail’i “İslam düşmanı”, ABD’yi “Büyük Şeytan” ve Sovyetler Birliği’ni “Küçük Şeytan” olarak nitelendirdi.
Bu dönemde İran yalnızca İsrail ile değil, bölgedeki birçok ülkeyle de sorun yaşamaya başladı. Şii kimliği nedeniyle Sünni ve Arap dünyasında yalnızlaştığını düşünen İran, bölgedeki etkisini artırmak için çeşitli silahlı yapılarla ilişki kurmaya yöneldi. İlginç bir şekilde, tüm bu sert söylemlere rağmen İran ile İsrail arasında perde arkasında bazı temaslar ve çıkar odaklı ilişkiler de devam etti. İran-Irak Savaşı sırasında İsrail’in İran’a silah sattığı, hatta bazı askerî konularda dolaylı destek sağladığı biliniyor.
1982 yılında İsrail’in Lübnan’ı işgali sırasında da bu örtülü ilişkiler tamamen kopmadı. Ancak 1989’da Humeyni’nin ölümü ve yerine Ayetullah Hamaney’in geçmesiyle birlikte İran’ın İsrail’e yönelik politikası daha da sertleşti. Hamaney, İsrail’i ortadan kaldırılması gereken bir yapı olarak nitelendirdi ve tüm gizli ilişkileri sona erdirdi. Bu sertlik, Filistin davasını İran’ın bölgesel ajandasının merkezine yerleştirdi; Hizbullah ve Hamas gibi gruplara verilen destek, Tahran’ın “Direniş Ekseni”ni güçlendirdi.
1990’lı yıllarda İran’ın desteğini alan Hizbullah, İsrail’e karşı saldırılarını artırdı. 1992 yılında Hizbullah lideri Abbas Musavi’nin İsrail tarafından öldürülmesi, gerilimi daha da tırmandırdı. Aynı yıl Arjantin’in Buenos Aires kentindeki İsrail Büyükelçiliği’ne düzenlenen saldırı, bu çatışmanın küresel boyuta taşındığını gösterdi. Bu olaylar, İran’ın Filistin davasını uluslararası bir propaganda aracına dönüştürdüğünü ortaya koydu; ancak destekler hep stratejik kaldı, Filistin halkının günlük acılarını hafifletmekten uzak.
1997’de Cumhurbaşkanı olan Muhammed Hatemi döneminde ilişkilerde nispeten yumuşama görülse de bu durum uzun sürmedi. 2005 yılında Mahmud Ahmedinejad’ın göreve gelmesiyle birlikte İran’ın İsrail karşıtı politikaları yeniden sertleşti. Hizbullah ve Hamas’a verilen destek arttı ve bu durum 2006 Lübnan Savaşı’na zemin hazırladı. İsrail bu süreçte yalnızca Lübnan’ı değil, Suriye topraklarını da hedef aldı. Ahmedinejad’ın “İsrail haritadan silinecek” söylemleri, Filistin’i İran’ın nükleer hırslarını perdeleyen bir kalkan haline getirdi.
2008’de Gazze’de başlayan savaş ise İran’ın Hamas’a verdiği destekle birlikte İsrail-İran geriliminin yeni bir cepheye taşındığını gösterdi. Bu savaşta büyük sivil kayıplar yaşandı ve bölgedeki kriz daha da derinleşti. İran’ın roket, eğitim ve finans desteği, Hamas’ı güçlendirdi ama Gazze’yi enkaza çeviren İsrail bombardımanlarında on binlerce Filistinli hayatını kaybetti.
2010’lu yıllarda İsrail, İran’ın nükleer programını kendisi için büyük bir tehdit olarak görmeye başladı. Bu süreçte İranlı nükleer bilim insanlarına yönelik suikastlar düzenlendi. İran bu saldırılardan İsrail’i sorumlu tutsa da İsrail resmî olarak bu iddiaları kabul etmedi. Nükleer gerilim, Filistin meselesini gölgede bıraktı; İran, Filistin’i kendi hayatta kalma mücadelesinin parçası yaptı.
2020 yılında İran Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin ABD tarafından öldürülmesi, bölgede tansiyonu yeniden yükseltti. İran buna karşılık olarak Irak’taki Amerikan üslerine füze saldırıları düzenledi. 2021’de İbrahim Reisi’nin cumhurbaşkanı olmasıyla İran’ın İsrail’e karşı sert politikası devam etti.
2023 yılında Gazze’de başlayan yeni çatışmalar, Hizbullah ve Hamas’ın saldırılarıyla birlikte bölgeyi yeniden savaş atmosferine soktu. 1 Nisan 2024’te Şam’daki İran Konsolosluğu’na düzenlenen saldırıda üst düzey İranlı komutanların öldürülmesi, İran’ın İsrail’e doğrudan saldırı düzenlemesine yol açtı. Aynı yıl İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin helikopter kazasında hayatını kaybetmesi ülkede büyük bir şok yarattı. Yerine reformist kimliğiyle bilinen Mesut Pezeşkian seçildi. Ancak göreve başlama törenine katılan Hamas lideri İsmail Haniye’nin İran’da suikasta uğraması, gerilimi daha da tırmandırdı.
Tüm bu tarihsel süreçte en büyük kırılma noktalarından biri de Sünni İslam dünyasının sergilediği tutumdur. Filistin davası üzerinden en yüksek perdeden sloganlar atan Sünni liderler ve devletler, mesele somut eyleme geldiğinde derin bir sessizliğe ve ikiyüzlü bir eylemsizliğe gömülmüşlerdir. Çoğu Sünni Arap devleti, Filistin meselesini kendi halklarının öfkesini dindirmek için bir propaganda aracı olarak kullanmış, ancak kapalı kapılar ardında İsrail ile ekonomik ve güvenlik iş birliklerini sürdürmekten geri durmamıştır.
İran’ın bölgesel yayılmacılığından korktukları için Filistin’i adeta kendi kaderine terk eden bu yapılar, İsrail’in saldırganlığı karşısında kâğıt üzerinde kalan kınamalardan öteye geçememişlerdir. Filistinliler açlık ve bombalar altında can verirken, Sünni dünyasının başkentleri konforlarını bozmamış, dinsel kardeşlik iddiasını stratejik ve ekonomik çıkarlara kurban etmişlerdir. Sünni dünyasının bu felç olmuş hali, Filistin halkını yalnızlaştırmış ve davanın bütünüyle İran’ın ideolojik eksenine kaymasına yol açmıştır.
Genellikle Filistin’in İran tarafından bir enstrüman olarak kullanıldığı söylenir. Oysa gerçeğe daha yakından bakıldığında görülen tablo şudur: Aslında İran, bizzat Filistin davasının kurbanıdır.
İran devleti, 1979 devriminden bu yana tüm ideolojik kimliğini, ekonomik kaynaklarını ve diplomatik geleceğini Filistin davasına endeksleyerek kendi kaderini bu çözümsüzlüğe hapsetmiştir. İran yönetimi Filistin üzerinden bölgesel güç devşirmeye çalışırken, farkında olmadan kendi halkının refahını ve devletinin güvenliğini bu bitmek bilmeyen kavganın ateşine kurban etmiştir. On yıllardır süren ağır yaptırımların altında ezilen İran ekonomisi, Tahran’ın merkezinde vurulan bilim insanları ve suikasta uğrayan komutanlar; İran’ın bu dava uğruna ödediği ağır bedellerdir. Filistin davası İran’ı modernize olmaktan, dünya ile normal bir ilişki kurmaktan alıkoyan jeopolitik bir girdap haline gelmiştir. İran, Filistin’i bir kalkan olarak kullanmaya çalışırken, o kalkanın yarattığı baskı altında ezilen bizzat İran’ın kendisi olmuştur.
Bugün gelinen noktada İran ile İsrail arasındaki düşmanlık zirvededir. İran yönetimi İsrail’e güçlü bir karşılık verileceğini söylerken, bu hamlenin İran’ı tamamen yok oluşa sürükleyip sürüklemeyeceği belirsizliğini koruyor. Kesin olan tek bir şey var: Filistin davası, bölgedeki aktörlerin kurbanı olarak uzatılmış bir acıya dönüşmüştür. Sünni dünyasının sessizliği ve İran’ın kendi varlığını bu davaya kurban etmesi arasında kalan Filistin halkı, her iki tarafın da stratejik hesaplarının bedelini canıyla ödemektedir.
Yine de hep bir ağızdan:
Hayber Hayber ya Yahud!
Ceyşu Muhammed sevfe yeud!
Yorum Yap