Günümüz müslümanların çoğu tez olmak yerine antitez olmayı seviyor. Olabildiğince “düşman” vurgusunu yaparak her şeyi çözebileceklerini sanıyorlar. Böylece futbol maçı taratarları gibi bütün çaba ve çalışmaları “biz ve onlar” şeklinde tezahür ediyor.
Söz konusu düşmanlar için kahrolsun, lanet olsun, beter olsun, oyunlarını bozacağız, bizi parçalıyorlar, fitne tohumlarını saçıyorlar, ilmi bizden çaldılar, aslında bir zamanlar şöyle cahildiler, biz ise şöyle ilim irfan sahibiydik der dururlar.
Bunları söyledikten sonra bütün sorunları çözmüş ve her türlü görevi yerine getirmiş oluyorlar. Fakat bu dost-düşman tezahüratları arasında en çok kendilerini ihmal ediyorlar. Öyle ki kendilerini geliştirmek için hiçbir şey yapmayıp hiçbir şey için tez olamıyorlar. Bunun için geçmişle övünmek onlara yetiyor.
Dost düşman temasını canlı tutmaya çalışırlarken insanların ve hatta düşmanın dahi imrenip etkilenebileceği adalet, ahlak, dürüstlük, samimiyet, ihlas, bilgi, donanım, erdem ve nezaketi unutuyorlar. Bunlarla hiçbir ilgi ve ilişkileri yokmuş gibi davranıyorlar. Çünkü zaten düşmana lanet okumakla en üst seviyeye gelmiş oluyorlar.
Düşmanı öldürmek ve onu imha etmek bir kazanç değildir, kazanç olan düşmanı doğruya eriştirmektir. Bir düşman doğruya eriştiğinde hem bir fert kazanmış olursunuz hem düşmandan birini eksiltmiş olursunuz. Hem kendinize hem o düşmana iyilik yapmış olursunuz. Hem topluma hem tabiata fayda sağlamış olursunuz. Hem kulun, hem Yaratıcı’nın rızasını kazanmış olursunuz. Fakat müslüman olmayanlar kendi cephesinde bu yöntemi daha çok kullanıyorlar. Öyle ki müslüman halklar kendi içinde bulamadıkları adaleti, AİHM’de bulmak mecburiyetinde kalıyorlar. Hatta birbirine karşı işledikleri zulümlerden dolayı AİHM’i hakem tayin etmek durumunda kalıyorlar.
Müslümanlar neredeyse ihtiyaç duydukları her şeyi batıda buluyorlar. İnsan hakları, hukuk, adalet, özgürlük, bilgi, teknoloji, üretim, keşif, refah, güvence ve daha bir çok alanda batıyı tercih ediyorlar. Arkadan lanet okusalar da esasen aradıkları hayatı orada buluyorlar. Bu bir özenti değil kendi içlerinde bulamadıklarını onların içinde bulabilme realitesidir.
Dost ve düşman temasının yoğun bir şekilde işlendiği Ortadoğu ve müslüman coğrafyalarda ırkçılık, mezhepçilik, cinsiyetçilik, coğrafyacılık, kin, nefret, zulüm, işkence, katliam, ölme, öldürme, lider bağımlılığı, şiddet, savaş, yıkım, yoksulluk, sefalet ve çaresizlik had safhadadır. Bunların çoğu bu cehennemden kurtulup batıda bir hayat kurmayı hayal ediyor. Fakat ne yazık ki bunun neden böyle olduğunu; araştıran, sorgulayan, öz eleştiren ve bunun analizini yapabilen entellektüel bir bilinç gelişmiyor.
Eğer müslüman cografyalarında mevcut yoksulluk ve sefalete mukabil güzel bir ahlak, imrenilecek bir adalet, samimiyet, hoşgörü, insan hakları, temel hak ve özgürlükler, bilgi, donanım, dürüstlük, güven, barış ve huzur olsaydı, denebilirdi ki; müslümanların ana hedefi ahiret yurdu olduğu için konfor, zenginlik ve ihtişamı önemsemiyorlar. Fakat ne yazı ki refah ve konfor olmadığı gibi insan hakları, adalet, ahlak ve diğer manevi değerler açısından da iflas etmiş bir serencamı yaşıyorlar.
Bunun en önemli sebeplerinden biri tez olmak yerine antitez olmayı tercih etmeleridir. Dost kazanmak yerine düşman kazanmayı, barış yerine savaşmayı, hayatın yerine ölmeyi ve öldürmeyi seçmeleridir.
Eğer peygamber, dönemin en zalim müşrik ve putperestlerini işkence etseydi, diri diri ateşe verseydi, ölü veya diri olarak atların arkasında sürekletseydi, tecavüz edilmelerine müsaade etseydi, onları aç ve susuz bıraksaydı, kadınları aşağılasaydı, Arap olmayan kavimleri haklardan yoksun bıraksaydı, düşmanları için; mazlum olmak veya öldürülmek şeklinde iki seçenekle baş başa bıraksaydı, zengini destekleyip fakiri hor görseydi, güçlüyü ödüllendirip, yoksulu cezalandırsaydı, köleleri ezip efendilerin yanında yer alsaydı, kısacası bu gün çoğunlukla müslümanların yaptıklarının aynısını yapsaydı İslamiyet orada son bulur ve bir daha da kimse muslüman olmayı istemeyecekti. Mevcut olanlar da dağılıp giderlerdi.
Fakat ne kendisi böyle bir şey yaptı, ne de Yüce Allah bunları yapmasına müsaade etti. Diri diri gömülen kız çocukları onda hayat buldu, insan yerine konulmayan kadınların ayağının altına cenneti koydu, çok kısa bir sürede bütün kölelerin azat edilmesini sağladı, bütün ırklar ve kavimler onun getirdiği adaletle insanca yaşamaya başladı, ezilenler onun yönetiminde zulümden kurtuldu. Cahiller onun getirdiği çağrı ile ilim irfan ve ahlak sahibi oldu.
Öyle örnek ve etkileyici bir tez ve adalet ortaya koydu ki dönemin en zalim ve zorba düşmanlardan tarih boyunca bütün dünyada adaletiyle ünlenecek olan Hz. Ömer gibi insanları çıkarttı. Öyle etkileyici bir eğitim verdi ki bütün dünyada ilmiyle ünlenecek olan Hz. Ali gibi insanları yetiştirdi. Düşmanlarından yüz binlerce örnek insan çıkarttı. O kadar adil ve güvenilirdi ki düşmanları onu Muhammedül Emin (Güvenilir Muhammed) lakabıyla anmaya başladı. Binlerce yıllık cehalet ve zorbalıklara karşı insanların hayalini dahi kuramayacağı sayısız dünya devrimlerini gerçekleştirdi.
Günümüz müslümanlarından bir çoğu ise onun yaptıklarının tam tersini yaparak insanların İslam ve müslümanlardan uzaklaşmasını sağlıyorlar. Antitez olmakla, ırkçılık, cinsiyetçilik, mezhepçilik, coğrafyacılık yaparak, hakeza zulmederek, kin ve nefretle donanarak, hak ve adaleti yok ederek, ahlak ve güveni bitirerek, tahakküm kurarak, lanet okuyarak, düşman üreterek, ölerek ve öldürerek insanlığı kurtaracaklarını sanıyorlar.
“( Ey Peygamber!) Sen onlara sırf Allah’ın lütfettiği merhamet sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onların bağışlanmasını dile, iş hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever.”
(Ali-i İmran Suresi, Ayet:159)
Yorum Yap