Diyarbakır’ın o kendine has, vakur ve biraz da hüzünlü havasını bilirsin; orada her taşın bir ruhu, her fısıltının bin yıllık bir geçmişi vardır. Ulu Cami’nin avlusuna girdiğinde, o devasa sessizliğin içinde iki küçük sütun karşılar seni. Çoğu kişi onlara “mühendislik harikası” deyip geçer ama Diyarbakır’ın dar küçelerinde (sokaklarında) ihtiyarların anlattığı hikayeler çok daha derindir.
Eğer yolunuz Diyarbakır’ın kalbine, İslam dünyasının beşinci haremi kabul edilen o muazzam Cami-i Kebir’e (Ulu Cami) düştüyse, mihrabın iki yanındaki o mütevazı bazalt sütunları görmüşsünüzdür. Kendi ekseni etrafında bir semazen gibi dönen bu taşlar, sadece birer “deprem uyarı sistemi” mi, yoksa şehrin ruhunu ölçen gizli birer mizan mı?
Gelin, resmi tarihin tozlu raflarından çıkıp, Diyarbakır’ın o siyah bazalt duvarlarına sinmiş efsanelerin peşine düşelim.

Halk arasında çok eski bir inanış vardır: Bu sütunlar sadece fiziksel bir sarsıntıyla durmaz. Sur içindeki yaşlılar der ki; “Bu taşlar, caminin temelindeki meleklerin zikriyle döner.” Eğer bir gün o sütunlardan biri dönmeyi reddederse, bu sadece yerin altındaki fay hatlarının kırıldığına değil, yerin üstündeki insanların “vicdan terazisinin” bozulduğuna işaretmiş.
Rivayete göre, şehirde adaletsizlik had safhaya ulaştığında, kul hakkı caminin avlusuna kadar sızdığında taşlar ağırlaşırmış. Bir sabah müezzin ezan okumaya geldiğinde o taşı eliyle çeviremezse, o gün Diyarbakır için bir “hesaplaşma vakti” gelmiş demektir. Taşın durması, şehrin koruyucu tılsımının çözülmesi ve “bereketin Dicle’ye akıp gitmesi” anlamına gelirmiş.
Bazı söylentiler bu sistemi, sibernetiğin babası sayılan El-Cezeri’nin bir mirası olarak görür. Ancak gizem tam da burada başlar: Sütunların içinde ne bir motor var, ne de karmaşık bir dişli. Sadece hassas bir denge…
Eskiler anlatır; bu sütunlar yerleştirilirken harcına “şifa duaları” ve “sadakat yeminleri” karıştırılmış. Öyle ki, eğer caminin imamı ya da şehrin kadısı eğrilirse, binanın temeli değil, bu sütunlar küsermiş. Yani taşın dönmemesi, bir binanın yıkılmasından ziyade, o binanın içindeki ruhun, yani adaletin yıkıldığının habercisiymiş.
Daha da ürpertici bir rivayet ise şudur: Bu iki sütun aslında Diyarbakır için birer **”Kıyamet Saati”**dir. Biri dünyevi adaleti, diğeri ilahi dengeyi temsil eder. Eğer iki sütun aynı anda durursa, surların kapıları kendiliğinden kapanacak ve şehir dış dünyaya mühürlenecektir. Halk arasında, “Taş sustu mu, toprak konuşur” sözü buradan gelir. Taşın dönerek çıkardığı o hafif sürtünme sesi, aslında şehrin nabız atışıdır.
Bugün Ulu Cami’nin avlusuna giden turistler, o taşı çevirip fotoğraf çekiyorlar. Ama bir Diyarbakırlı için o taşı çevirmek, “Hâlâ yerimizdeyiz, hâlâ dengedeyiz” demektir.
Belki de bu yüzden, o kara bazalt sütunlar bin yıldır dönmeye devam ediyor. Sadece mühendislik sayesinde değil; belki de bu kadim kentin bir şekilde “doğru” kalma inadı sayesinde. Çünkü biliyoruz ki; taş durursa, kalpler de durur.
Cihat TOPRAK
Yorum Yap