Son Dakika !
--:--:--
¨Cihat TOPRAK

Şehrin Kalbindeki Şeytan ve Dört Ayaklı Sır

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!

Bir sonbahar akşamı, Diyarbakır surlarının üzerinde yürürken rüzgâr yüzünüze vurur. Bu rüzgâr sıradan bir rüzgâr değildir; içinde binlerce yılın fısıltısını taşır. Bazalt taşlar, öylece durmaz; size bakarlar. Siyah gözleriyle sizi süzerler. O taşlarda yalnızca Roma lejyonerlerinin miğfer izi, Artuklu sultanlarının tuğrası, Osmanlı paşalarının hatırası vardır sanıyorsanız yanılırsınız. Onların her bir çatlağında, her bir gözeneğinde unutulmuş dualar, lanetler ve rivayetler saklıdır. İşte bu yüzdendir ki Diyarbakır, bir şehir olmanın çok ötesinde, taş kesilmiş bir zamandır; yaşayan, soluk alan bir destandır. Gelin, bu akşam o destanın karanlıkta kalmış sayfalarını aralayalım. Belki bir yeriniz sızlar, belki gözleriniz dolar, ama emin olun, bu kadim şehrin rüzgârı bir kere teninize değdi mi, sizi bir daha asla bırakmaz.

Önce ayaklarımız bizi İç Kale’ye, o meşhur kapının önüne götürsün. Halk arasında hâlâ fısıltıyla anlatılan bir rivayettir bu. Derler ki her şehrin bir şeytanı varmış; görünmez bir duman gibi sokaklara siner, evlerin bacalarından tüter, insanların kalplerine fitne tohumları eker, onları birbirine düşürürmüş. Ama Diyarbakır’ın şeytanı hepsinden daha kurnaz, hepsinden daha azgınmış.

Öyle bir oyun kurmuş ki şehirde, komşuyu komşuya, kardeşi kardeşe, anayı evlada düşürmüş. Kavga, gürültü, kin… Günlerce sürmüş bu kaos. Eşraf aileleri arasında nesiller sürecek kan davalarının temeli o günlerde atılmış. Derken bir demirci ustası varmış. Ne yaptıysa olmamış, ne ettiyse durulmamış. Bir gece yarısı, sabaha karşı, şeytanı bir kızgın demirin tam ortasında kıstırmış.

Elindeki çekiçle öyle bir vurmuş ki, şeytanın çığlığı göğü inletmiş. Onu kor gibi eriyen demirin içine hapsetmiş, ağır bir zincirle bağlamış ve İç Kale kapısının sol üst tarafına, herkesin göreceği bir yere asmış. “Bu şehir artık temiz!” diye haykırmış. O gün bugündür, Diyarbakır “şeytansız tek şehir” olarak anılır. O demir parçası, o zincir hâlâ durur orada.
O demir şeytan yakın zamana kadar da Hz. Süleyman camii İçkale girişinin sol tarafında asılıydı taki bilinçsiz hırsızın biri çalıncaya kadar,
Neyse ki mahallenin ileri gelenleri çalan hırsızdan geri alıp İçkale sur’larının iç duvarlarına gizlemeyi başardılar (yeri bilen istisna memleket sevdalılarından olmaktan gurur duyuyorum)

Kimi lanet okuyarak geçer yanından, kimi durur uzun uzun bakar, içinden “Huzur bu kadar mı kıymetliydi?” diye geçirir. İnsan düşünmeden edemiyor; belki de o zincir, sadece bir efsane değil, her birimizin içinde büyüyen fitneye karşı duran bir uyarıdır. Peki ya bu şehrin sırtını yasladığı surlar? Onların da dili yok mudur sanıyorsunuz?

Gelin şimdi rotamızı biraz değiştirelim, surların güneye bakan yüzüne, yedi kapıdan en gizemlisine, Viranşehir Kapısı’na yönelelim. Burası sıradan bir geçit değildir. Rivayet odur ki, bu kapının taşları, Müslüman orduları fetihten önce şehre yaklaştığında terlemiş, yerinden oynamış, adeta dua etmiştir. Ama asıl mesele kapının ardında değil, altındadır.

Anlatılanlara göre, bu kapının temellerinde, Hz. Ömer döneminde şehri kuşatan sahabelerden birinin mührü gömülüdür. O mühür, şehrin bekasının sembolüdür. Onun olduğu yerde surlar yıkılmaz, düşman giremez denir. Ama bir de karanlık bir rivayet vardır ki tüyler ürperticidir: Derler ki, her asırda bir gece, kapının dibinden garip sesler yükselirmiş. Ağlama ve inleme karışımı bir uğultu. Kimi der ki bu, şehrin altındaki gizli galerilerde kaybolan ruhların feryadıdır. Zira Diyarbakır’ın altı, üstünden daha karmaşık bir labirenttir. Kimi der ki bu, şehrin kendisinin iç çekişidir.

Bizans’ın, Sasani’nin, onlarca medeniyetin kanını bağrına basmış bu topraklar, bazen geçmişin ağırlığıyla inlermiş. Bu sesi duyanın başına türlü işler gelir, bir daha asla eskisi gibi olmazmış. O kapının önünde durup da dinlerseniz, rüzgârın uğultusunda belki siz de binlerce yıllık bir matem nağmesi duyabilirsiniz.

Bu matem, bizi ister istemaz şehrin kalbindeki başka bir sırra, Dört Ayaklı Minare’ye götürür. Herkes bilir onu, şehrin sembolüdür. Ama herkes bilmez, minarenin dört sütun üzerinde yükselmesinin ardında yalnızca mimari bir zekâ değil, bir aşk ve kader hikâyesi olduğunu. Rivayete göre, bir derviş, bir abdal, şehre gelir. Perişan kılıklıdır, insanlar onu hor görür. Bir tek, şehrin güzeller güzeli kızı merhamet eder, ona bir tas su verir.

Abdal, bu iyiliğe karşılık kıza bir sır fısıldar: “Ben bir derviş değil, bir sır taşıyıcısıyım. Şehrin altında yatan gizli hazinenin bekçisiyim. Sen bana su verdin, ben de sana en büyük hediyeyi vereyim.” Der ve kızın avucuna bir avuç bazalt taşı koyar. “Git, bu taşları birbirinin üstüne koy, bir minare yap. Her taş bir duadır. O minare ayakta durdukça, senin soyun da şehir gibi ayakta dursun.”

Kız, abdala inanır. Öyle bir minare yapar ki, dört sütun üstünde yükselir; altından akan su, zemzem gibi berraktır. Ama bir şart koymuştur abdal: “Bu minarenin altından kim geçerse, kalbi temizse dileği kabul olur; ama kirliyse, altında ezilir, yok olur gider.” Yüzyıllardır o minarenin altından nice insan geçti. Kiminin duası kabul oldu, kimininse adı sanı unutuldu gitti. Hâlâ da söylenir: Dört Ayaklı Minare’nin altından üç kez geçenin, ya muradına erdiğine ya da şehre bir daha dönemediğine inanılır.

Görüyorsunuz ya, Diyarbakır’ın her taşı, her kapısı, her minaresi birer hikâye anlatır size. Bunlar kuru kuruya anlatılmış masallar değil; binlerce yılın içinden süzülüp gelen, taşlara, surlara işlemiş gerçeklerdir. İşte bu yüzden bu şehir bir açık hava müzesi değil, bir ibadethanedir; geçmişe, hayata ve kadere duyulan bir saygı duruşudur. Siz şimdi bu satırları okurken, Diyarbakır surlarında akşam ezanı okunuyordur belki. Ses dalga dalga yayılır, Dicle’nin suyuna karışır, bazalt taşlara çarpar, geri döner. O seste ne vardır? Bin yıllık bir ezginin hüznü mü, yoksa geleceğe dair umut dolu bir fısıltı mı?

Bunu ancak orada olan, o taşlara dokunan, o rüzgârı teninde hisseden bilir. Ve emin olun, bir kere o rüzgâr size değdi mi, siz de bir daha asla aynı insan olmazsınız. Çünkü Diyarbakır, içinizde bir yerlerde hep yaşar; size hep bir şeyler fısıldar durur.

Belki de o zincir, aslında kendi içimizdeki şeytanı bağlamamız için bir hatırlatıcıdır. Belki de Dört Ayaklı Minare, yükselmek için dört temel şartın gerektiğini söyler bize: aşk, sabır, inanç ve merhamet. Ve belki de Viranşehir Kapısı’nın altındaki mühür, bu şehrin ve belki de hepimizin ebediyen korunması için edilmiş bir duadır. Gelin, bu duaya sessizce “Âmin” diyelim.

Cihat TOPRAK

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Karacadağ’ın Kara Rüyası: Diyarbakır Surlarında Uyuyan Ejderha
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Görünmez Kubbe ve Kağıttan Kaplanlar: Gücün Gerçek Anatomisi
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Akrep ve Yılanın Geçemediği Eşik: Diyarbakır Surları’nın Görünmez Zırhı
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK İsrail’in Hedefli Suikast Stratejisi: Başarının Arkasındaki Dinamikler
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Diyarbakır Surları Neden Kalkan Balığı Şeklinde?
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Siyah Taşın İçindeki Çelik Ruhu: El-Cezeri ve Diyarbakır’ın “Görünmez” Devrimi
Yazarlarımız
Ajans News