Dicle’nin serin nefesi, Diyarbakır’ın kara bazalt surlarına çarpıp Hevsel’in derinliklerine süzüldüğünde, zaman henüz icat edilmemiş gibiydi. Esfeli Adn (Cennet’in en alt katı) diye anılan bu uçsuz buçaksız yeşil vaha, binlerce yıldır Mezopotamya’nın kalbinde saklı bir sır gibi nefes alıp veriyordu.
İşte o sabah, güneş Surlar’ın üzerinden henüz bir altın sikke gibi yükselirken, Hevsel’in en kuytu köşesinde bir mucize filizleniyordu: Muhammedî Gül.
Hevsel, sadece bir bahçe değil; Hurriler’den Osmanlılar’a kadar her medeniyetin duasını gömdüğü bir hafızaydı. Dicle Nehri, bu bahçelere uzak dağların karlarından süzülen bir ruh taşıyordu. Rivayet edilir ki; Hevsel’in toprağı, Arş’tan yeryüzüne düşen bir damla nurla yoğrulmuştu; bu yüzden burada yetişen her çiçek, başka diyarlarda olmayan bir lisanla konuşurdu.
Bahçıvanın elleri toprağa değdiğinde parmak uçlarında bir ürperti hissetti. O sabah açan gül, bildiği hiçbir çiçeğe benzemiyordu. Rengi, şafak vaktinin mahcubiyeti; kokusu ise tüm dünyayı saracak bir huzurun müjdecisiydi.
Bu bir hasat değil, bir ayindi. Güllerin üzerindeki çiğ taneleri, sanki cennetten düşmüş birer inci gibi yapraklarda titrerken, kimse yüksek sesle konuşmazdı. Rivayet edilir ki; gül, Sevgili’nin remzi olduğu için ona yüksek sesle hitap etmek edepsizlikti. Sadece ney sesine benzer bir rüzgar uğultusu ve parmak uçlarının kadife yapraklara dokunuşu duyulurdu. Her koparılan gül için kalpten bir selavat yükselir, “Gül Seansı”nda toplanan her çiçek, bir ruhun parçası gibi sepetlere dolardı.
Bahçelerden toplanan bu taze müjdeler, surların dibindeki taş atölyelere taşınırdı. Orada, el işçiliğinin en zarif zanaatı başlardı. Dev bakır imbikler, Hevsel’in odun ateşiyle harlanırken, gülün ruhu gövdesinden ayrılırdı.
Usta attar, ateşin başında bir nöbetçi gibi beklerdi. Buhar yükselir, damla damla o paha biçilemez Gül Yağı ile Gül Suyu birikirdi. Bu, sadece bir koku değil; Diyarbakır’ın toprağının, Dicle’nin suyunun ve insan elinin maharetinin birleştiği bir “simya”ydı. Aynı esnada, güneşin altında kurutulan yapraklar şerbetle buluşur, ortaya o meşhur Gül Şurubu çıkardı. Bu yakut rengi şurup, içen kişinin gönlüne Hevsel’in tüm baharını ve serinliğini akıtırdı.
Diyarbakır’ın o devasa Surları, bu gülü dünyadan saklayan birer muhafız gibi dikilse de, bu koku taşla hapsedilemezdi. Rivayet edilir ki; Hevsel’in bu en derin noktasından yükselen rayiha, meleklerin kanatlarına tutunarak bir görünmez köprü kurardı.
“Bu koku,” derdi yaşlı dervişler, “Esfeli Adn’ın toprağından beslenir ama yönü Beytullah’tır.” Koku, Dicle’nin buğusuyla birleşti. Surların üzerinden bir kuş hafifliğiyle havalandı. Sam yeliyle kucaklaşıp Bağdat’ın minarelerinden, Şam’ın çarşılarından geçti. Yol boyunca ona değen her nefes, içindeki öfkeyi unuttu.
Mekke’nin kavurucu sıcağında, Kabe’nin siyah örtüsü (Kisve-i Şerif) hafifçe dalgalandı. Hacılar, o an çölün ortasında imkansız bir serinlik ve tarif edilemez bir rayiha duydular. Bu, ne Taif’in güllerine ne de ıtır tütsülerine benziyordu.
Bu koku; Diyarbakır’ın kara taşlı sokaklarından, bakır imbiklerin ateşinden ve Hevsel’in bereketli çamurundan süzülüp gelen **”Muhammedî Gül”**ün kokusuydu. Rivayet edilir ki; Kabe her yıl Hevsel’in bu gülleriyle yıkandığında, Mekke’den yükselen dua ile Hevsel’den yükselen koku gökyüzünde buluşurdu.
Bugün Hevsel’e inip Surlar’ın gölgesinde yürüdüğünde, o kokunun hala orada asılı olduğunu hissedersin. Bir elinde gümüş zarf içinde sunulan o efsunlu Gül Şurubu, burnunda ise yüzyıllar öncesinden kalan “Gül Seansı”nın ağırlığı… Sen artık sadece bir ziyaretçi değilsin; Kabe’ye kadar uzanan o aşk köprüsünün, imbiklerde damıtılan o kadim zanaatın ve Esfeli Adn’ın gizemli tarihinin canlı bir tanığısın.
Cihat TOPRAK
Yorum Yap