16 Mart 1988, insanlık tarihine kara bir leke olarak kazınan Halepçe Katliamı’nın gerçekleştiği gün. Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak rejimi, İran-Irak Savaşı’nın son evrelerinde, Kürt nüfusun yoğun olduğu Halepçe kasabasına kimyasal silahlarla saldırdı. Resmi rakamlara göre 5 bin sivil hayatını kaybetti, on binlercesi yaralandı ya da kalıcı sağlık sorunlarıyla yaşamak zorunda kaldı. Hardal gazı, sarin, VX ve tabun gibi sinir gazlarının kullanıldığı bu katliam, yalnızca bir savaş taktiği değil, aynı zamanda Kürt halkına yönelik sistematik bir yok etme politikasının parçasıydı. Ancak bu vahşetin ardındaki sorular, bugün bile tam anlamıyla yanıtlanmış değil: Saddam Hüseyin bu kimyasal silahları nereden temin etti? Katliama kimler destek verdi, kimler kınadı? Ve dünya, bu trajediye nasıl bir tepki verdi?
Saddam Hüseyin’in Kimyasal Silah Kaynağı: Batı’nın Kirli Elleri
İran-Irak Savaşı (1980-1988), Soğuk Savaş’ın vekalet savaşlarından biriydi ve Saddam’ın Baas rejimi, Batı’dan önemli ölçüde destek alıyordu. Irak, İran’ın İslam Devrimi sonrası bölgedeki etkisini kırmak için Batı’nın stratejik müttefiki konumundaydı. ABD ve bazı Avrupa ülkeleri, Saddam’a hem konvansiyonel hem de kimyasal silah üretiminde kullanılabilecek malzemeler sağladı. 1994 Senato raporuna göre, ABD 1985-1990 yılları arasında Irak’a kimyasal silah yapımında kullanılan hammaddeler ve ekipmanlar satmıştı. American Type Culture Collection gibi şirketler biyolojik maddeler sağlarken, Alcolac International ve Matrix-Churchill gibi firmalar kimyasal üretim için gerekli altyapıyı temin etmişti.
Bu bağlamda, Saddam’ın Halepçe’de kullandığı kimyasal silahların kaynağına dair resmi bir sorumlu aranmamış olması düşündürücüdür. ABD’nin Saddam’ı “nükleer silah” iddiasıyla 2003’te işgal ettiği Irak’ta, Halepçe’nin hesabı neden sorulmadı? William Blum’un “The Progressive” dergisinde yayımlanan raporunda belirttiği gibi, ABD sadece hammaddelerle yetinmemiş, üretim formülleri ve tesislerin kurulumu için teknik destek de sunmuştu. Batı’nın bu ikiyüzlü tutumu, Halepçe’yi bir trajediden öte, uluslararası güçlerin kirli oyunlarının bir sonucu olarak öne çıkarıyor. Saddam Hüseyin zalimdi, evet, ama bu zalimliği mümkün kılanlar kimlerdi?
Katliama Destek Verenler ve Kınayanlar: Sessizliğin Suç Ortaklığı
Halepçe Katliamı’nda Saddam’a doğrudan ya da dolaylı destek verenler, trajedinin boyutlarını daha da vahim hale getirdi. İran-Irak Savaşı sırasında ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler, Saddam’ın İran’a karşı kimyasal silah kullanmasını görmezden geldi. 1984’te Irak’ın İran cephesinde iprit ve tabun gazı kullandığı biliniyordu, ancak bu, BM ya da NATO tarafından ciddi bir yaptırımla karşılaşmadı. Bu sessizlik, Saddam’a Halepçe’de daha büyük bir katliam için cesaret vermiş olabilir. Öte yandan, bazı bölge ülkeleri de lojistik destek sağlayarak ya da sessiz kalarak katliama zımnen ortak oldu. Türkiye, katliam sonrası 500 binden fazla Kürt sığınmacıya kapılarını açsa da, resmi düzeyde Saddam rejimine sert bir kınama yöneltmekten kaçındı.
Katliamı kınayanlar ise daha çok vicdani bir tepki sergiledi. İran, propaganda amacıyla yabancı gazetecileri Halepçe’ye götürerek Saddam’ın suçlarını ifşa etmeye çalıştı. Norveç, İsveç ve İngiltere gibi ülkeler, yıllar içinde katliamı insanlığa karşı suç olarak tanıdı. Irak Yüksek Ceza Mahkemesi, 2010’da Halepçe’yi soykırım olarak tanımladı. Ancak bu kınamalar, genellikle sembolik düzeyde kaldı ve katliamın asıl sorumlularını hedef alan somut adımlara dönüşmedi. BM ve uluslararası toplumun tepkisizliği, Halepçe’nin unutulmuş bir trajedi olarak kalmasına yol açtı.
Dünya Çapında Yankılar: Vicdanlar Rahatsız, Eylemler Yetersiz
Halepçe Katliamı, dünya çapında derin bir infial yarattı, ancak bu infial etkili bir eyleme dönüşmedi. Gazetecilerin çektiği fotoğraflar – kucağında bebeğiyle donup kalmış anneler, sokaklarda yatan cesetler – insanlık vicdanını sarstı. BBC muhabirleri, “elma kokusu” ile yayılan gazın savunmasız sivilleri nasıl yok ettiğini çarpıcı bir şekilde aktardı. Ancak uluslararası toplum, bu vahşeti durdurmak ya da hesabını sormak için ciddi bir adım atmadı. Üç yıl sonra, 1991’de ABD ve İngiltere’nin Kuzey Irak’ta uçuş yasağı uygulaması, Halepçe’nin dolaylı bir sonucu olarak görülebilir; bu, Kürtlerin Saddam’ın baskısından kısmen kurtulmasını sağladı. Yine de, bu adım bile katliamın yaralarını sarmaktan çok, stratejik bir hamle olarak değerlendirildi.
O Günün Manşetleri: “Elma Kokusuyla Ölüm”
16 Mart 1988 ve sonrası, dünya basınında Halepçe’ye dair çarpıcı manşetler atıldı. İran’ın propaganda çabalarıyla bölgeye ulaşan gazeteciler, katliamı tüm çıplaklığıyla duyurdu. “Elma Kokusu ile Gelen Ölüm” (İNSAMER), “Kimyasal Ali’nin Kanlı Cuma’sı” (BBC), “Saddam’ın Kürt Katliamı” (The Guardian) gibi başlıklar, vahşetin boyutlarını gözler önüne serdi. Türk basınında ise “Halepçe’de Kimyasal Katliam” (Milliyet) ve “Saddam’ın Gaz Bombaları Binleri Öldürdü” (Hürriyet) gibi haberler yer aldı. Bu manşetler, katliamın korkunçluğunu yansıtsa da, siyasi iradenin sessizliği karşısında etkisiz kaldı.
Halepçe’nin Hesabı Hâlâ Sorulmadı
Halepçe Katliamı, Saddam Hüseyin’in zalimliğinin bir simgesi olmanın ötesinde, uluslararası güçlerin ikiyüzlülüğünü ve çıkar politikalarını da ortaya koyuyor. Kimyasal silahların Batı’dan temin edildiği gerçeği, katliamın yalnızca Saddam’ın değil, ona bu imkânı sağlayanların da suçu olduğunu gösteriyor. Destek verenlerin sessizliği ve kınayanların yetersizliği, Halepçe’yi bir insanlık utancına dönüştürdü. Dünya çapındaki yankıları, vicdanları rahatsız etse de, somut bir adalet arayışına dönüşmedi. Halepçe, bugün hâlâ kapanmamış bir yara olarak duruyor ve bize şunu hatırlatıyor: Zalimler kadar, onlara yol açanlar da tarihin mahkemesinden kaçamaz.
Serdar ÖZDEMİR
Yorum Yap