Pakistan-Afganistan hattında patlak veren açık savaş, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı doğrudan askeri harekat (“Operation Epic Fury”) ve Ukrayna’da yıllardır süren yıpratma savaşı… Tüm bu krizlerin eşzamanlılığı, ilk bakışta klasik bir “dünya savaşı” paniği yaratıyor. Ancak jeopolitiğin soğuk ve derin koridorlarına indiğimizde, bu çatışmaların siperlerde geçen geleneksel bir savaştan ziyade, mevcut uluslararası sistemin yıkılışı ve yeni dünya düzeninin şiddetli doğum sancıları olduğunu görüyoruz.

Bugünü okumak için dünün şifrelerini çözmek zorundayız. Birinci Dünya Savaşı, tarih kitaplarında “büyük güçlerin çıkar çatışması ve bir suikast” olarak ambalajlansa da, perde arkasında miadını doldurmuş çok uluslu imparatorlukların tasfiyesi ve ulus-devlet sisteminin dayatılması yatıyordu. İkinci Dünya Savaşı ise faşizme karşı özgürlük savaşı olarak kodlanmasına rağmen, yapısal amacı sömürge sisteminin çöküşünü yönetmek ve iki kutuplu yeni hegemonya inşa etmekti.
Bu iki büyük yıkımın ortak noktası şudur: Eski düzen yıkılırken, yeni düzenin kurallarını kazananlar belirler ve kaybedenler tarih sahnesinden silinir.
2010’larda başlayan Arap Baharı, kontrollü yıkımın ilk aşamasıydı. Amaç, Soğuk Savaş’tan kalma diktatörlükleri devirip güç boşlukları yaratmaktı. Bu boşluklar vekil aktörlerin (Hamas, Hizbullah, PKK, Husiler) altın çağını başlattı. Bugün ise o çağın kanlı kapanışına tanık oluyoruz: Hamas dolaylı baskılarla, Hizbullah İsrail’in askeri gücüyle, YPG/PYD Suriye’deki yeni yapılar eliyle, PKK ise 2025 Mayıs’ında başlayan fesih süreciyle sahadan çekiliyor.
Ünlü Ortadoğu uzmanı Fawaz A. Gerges, henüz ocak ayında yayımlanan son kitabı “The Great Betrayal: The Struggle for Freedom and Democracy in the Middle East”te bu dönüşümü şöyle analiz ediyor:
“Vekillerin altın çağı bitiyor ama onların mirası, yeni hibrit devlet-milis modelleriyle devam ediyor. Bölge, bir arada yaşama yerine alan, kaynak ve hayatta kalma için yoğunlaşmış bir rekabete sahne oluyor” .
Japonya’nın samuray metaforu hâlâ geçerli: Silahlı örgütler “davanın koruyucusu” olmaktan çıkıp “davanın kendisi”ne dönüştüler. Lübnan, Gazze, Suriye ve Irak’ta devlet alternatifi oldular. Ancak burada önemli bir nüans var: Tam tasfiye değil, dönüşüm ve entegrasyon süreci işliyor. Suriye’de HTS, Ahmed el-Şaraa liderliğinde geçiş hükümeti kurdu, azınlıklarla diyalog başlattı. Irak’ta Haşdi Şabi gibi yapılar devlet içinde kurumsallaşma peşinde.
Gerges bu noktada kritik bir tarihsel perspektif sunuyor:
“Batılı güçlerin ortak noktası, 1900’lerin sonlarından itibaren ‘istikrar adına otokratları desteklemek’ oldu. Bugün gelinen noktada ABD, Ortadoğu’daki göreli gerilemesini ve bölgeden çekilmesini, İsrail ve Batı yanlısı Arap devletleri merkezli bir ‘vekalet imparatorluğu’ kurarak telafi etmeye çalışıyor. Nihai hedef ise İran’ı çevrelemek ve rejim değişikliği” .
Eğer buna 3. Dünya Savaşı diyeceksek, amacı toprak fethetmek değil: Vekalet modelinin bitirilmesi, ticaret/enerji koridorlarının ve devlet otoritesinin yeniden tesisidir. Kontrol edilemez derebeylikler, küresel kapitalizm ve yeni enerji hatları için artık yüktür.
Bu sistemik savaşın üç temel ayağına bir dördüncüsünü eklemek şart: Tekno-ekonomik hegemonya mücadelesi.
Devlet otoritesi: Suriye’de HTS’nin devletleşme eğilimi, Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılması, Irak’ta milislerin entegrasyonu… Hepsi “muhatap alınabilir ulus-devlet”e dönüşüyor.
İran’ın çevrelenmesi: Direniş Ekseni budanıyor; bugün (28 Şubat 2026) ABD-İsrail’in doğrudan vuruşu, gövdeye inen baltadır.
Yeni enerji denklemleri: Doğu Akdeniz gazı, yeni ticaret yolları istikrarlı muhatap ister.
Dijital ve finansal dönüşüm: Bretton Woods’un yerini CBDC’ler ve SWIFT alternatifleri alıyor. BRICS ülkeleri 2026 zirvesinde ulusal dijital paraları birbirine bağlayan ortak bir ödeme sistemi kuruyor. Çin-Rusya öncülüğünde yerel para birimiyle ticaret yüzde 90’lara çıktı. Ünlü Ortadoğu uzmanı Vali Nasr’ın deyişiyle, “Yeni düzen sadece füze ve sınırlarla değil, veri akışı ve finansal egemenlikle yazılıyor.” Kripto araçsallaşması, siber saldırılar, yapay zeka silahlanma yarışı… Kurşun artık çipten de geliyor.
İklim krizi de cabası: Su savaşları, göç dalgaları ve gıda krizi yeni çatışma yakıtı. Ortadoğu’da su kıtlığı, enerji koridorlarından daha kritik hale gelebilir.
Tam bu noktada Türkiye’nin PKK fesih süreci ve iç barış hamlesi bir tesadüf değil. Devlet aklı, fırtınayı öngördü. 40 yıllık terör sarmalının bitmesi, güneyde terör koridorunun çökmesi büyük fırsat. Ama risk de var: Vekil örgütlerden “vekil devletler” dönemine geçiyoruz. Dışarıda haritalar yeniden çizilirken içeride etnik fay hatlarından kırılmak intihar olur.
Bu hamle jeopolitik aşıdır. Ancak Aaron David Miller gibi uzmanların uyardığı gibi, iç barış sadece güvenlik politikasıyla değil, demokratikleşme, hukukun üstünlüğü ve kapsayıcı kurumlarla sürdürülebilir.
Gerges kitabında bu noktaya tarihsel bir perspektiften ışık tutuyor:
“1970’lerden itibaren bölgedeki otokratlar, siyasi liberalleşme ve temsil pahasına ekonomik liberalleşmeyi öncelediler, yabancı yatırımı çekerken sosyal güvenlik ve adaleti ihmal ettiler. Bağımsızlık sonrası ilk nesil liderler (Mossadegh, Nasır, Kral Faysal) halklarının onurunu savunurken, bugünün Arap yöneticileri halklarından korkuyor ve siyasi hayatta kalmak için dış desteğe bağımlı” .
Türkiye’nin bu tarihsel tuzağa düşmemesi, iç barışı sadece güvenlik değil, demokratik derinlikle inşa etmesi gerekiyor.
Kaybedenler: İran ve paramiliter ağı. Beslendikleri otorite boşluğu ve mezhepsel iklim ortadan kalkınca varlık sebepleri tükeniyor.
Kazananlar: İç bütünlüğünü sağlamış güçlü merkezi devletler – Mısır, Suudi Arabistan, BAE ve iç cephesini çelik gibi yapmış Türkiye. İsrail küresel garantörlükte güvenlik mimarisinde merkez rol üstlenecek.
Ama unutmayalım: Çin’in Kuşak ve Yol’u, liman yatırımları, Afrika madenleri ve dijital İpek Yolu; Rusya’nın hâlâ Suriye üsleri ve küresel Güney’deki hegemonya karşıtı alanı; BRICS’in CBDC hamlesi… Yeni düzen ABD-İsrail merkezli değil, çok kutuplu ve çelişkili.
2030’a uzanan öngörüde üç senaryo öne çıkıyor:
En iyi: İran rejimi yumuşar veya kontrollü değişir → Suudi-Türkiye-İsrail üçgeni ve istikrarlı HTS Suriye’si ile enerji koridoru doğar. BRICS sistemi SWIFT’le rekabet eder ama savaşmaz.
Orta: İran direniş savaşı → bölgesel vekalet 2.0 (ama bu kez devletler arası hibrit).
Kötü: Nükleer yayılma (Suudi, Türkiye?), geniş Ortadoğu savaşı, küresel resesyon ve iklim göçü dalgası.
Tarih tekil aktörlerin tasarladığı bir senaryo değil; çatışan güçlerin ve beklenmedik kırılmaların sahnesi. 1916 Sykes-Picot’tan bu yana en köklü depremi yaşıyoruz. Kuralların devletler arası masalarda, sert ve acımasızca yeniden yazıldığı yeni bir çağa hoş geldiniz.
Gerges’in ifadesiyle:
“Siyasi otoriterlik ile dış güçlerin sürekli müdahalesinin birleşimi, uzun süreli çatışmaların etkileriyle birleşince, siyasi değişim ve self-determinasyonun neden son yüzyıl boyunca sürekli engellendiğini açıklıyor. Bölge, kalıcı ve sürdürülemez bir geçiş halinde kalmaya devam ediyor” .
Ama bu kez masada sadece füze değil; dijital para, veri egemenliği ve iklim dayanıklılığı da var. Kazanan, hem iç cephesini hem bu yeni cepheleri aynı anda yöneten olacak. Türkiye’nin şansı yüksek – yeter ki öngörüye cesaret, demokrasiye derinlik katsın.
Serdar ÖZDEMİR
Yorum Yap