Son Dakika !
--:--:--
serdar özdemir

Sermayenin En Parlak Ambalajı: Nesneleştirilen Kadın ve 8 Mart İllüzyonu

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!

Her 8 Mart geldiğinde, vitrinler kırmızı karanfillerle süslenir, markalar “kadınlara özel indirim” kampanyalarıyla tüketimi kutsar, televizyon reklamlarında kadınlar ya bir deterjanla mutluluk pozları verir ya da bir arabanın yanında arzu nesnesi olarak konumlandırılır. Oysa bu günün kökeninde, 1857’de New York’ta bir tekstil fabrikasında düşük ücret, insanlık dışı çalışma koşulları ve 16 saatlik iş gününe karşı greve çıkan, polis tarafından fabrikaya kilitlenip çıkan yangında can veren 129 kadın işçinin acısı yatar . Bugün “Dünya Kadınlar Günü” adıyla andığımız 8 Mart, aslında Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak doğmuş, sınıf mücadelesinin ve sosyalist hareketin bağrında filizlenmiş bir direniş mirasıdır .

Bu makale, 8 Mart’ın tarihsel gerçekliğini ortaya koyarken, kapitalist sistemin bu mirası nasıl yozlaştırdığını, kadın bedenini nasıl metaya dönüştürdüğünü ve bir mücadele gününü nasıl tüketim şenliğine çevirdiğini eleştirel bir perspektifle analiz etmeyi amaçlıyor. Soru basit ama rahatsız edicidir: 129 kadının can verdiği bir yangından geriye, bir avuç karanfil ve bir günlük indirim mi kalmalıydı?

8 Mart’ın Gerçek Kökeni: Emek, Direniş ve Sosyalist Kardeşlik

8 Mart’ın tohumları, 1908 yılında New York’ta 15 bin kadın işçinin daha kısa çalışma saatleri, daha iyi ücret ve seçme hakkı talebiyle yürüyüşe geçmesiyle atıldı . Ancak bu hareketin uluslararası bir boyut kazanması, 1910’da Danimarka’nın Kopenhag kentinde toplanan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda gerçekleşti. Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nden Clara Zetkin, Kate Duncker ve arkadaşlarının önerisiyle, her yıl bir “Kadınlar Günü” düzenlenmesi oybirliğiyle kabul edildi . Zetkin’in aklında belirli bir tarih yoktu; amaç, kadınların seçme ve seçilme hakkı, eşit işe eşit ücret ve insanca çalışma koşulları mücadelesini evrenselleştirmekti .

İlk uluslararası kutlamalar 1911’de Avusturya, Danimarka, Almanya ve İsviçre’de yapıldı. Milyonlarca kadın sokağa döküldü. Bir kadın yazar o günü şöyle anlatıyordu: “Bugün kesinlikle çalışan kadının ne kadar militan olduğunun ilk göstergesi oldu. Erkekler evde çocuklarıyla kalırken, kadınlar toplantılara koştu.”

8 Mart’ın kesin tarih olarak belirlenmesi ise 1921’de Moskova’da toplanan 3. Uluslararası Komünist Kadınlar Konferansı’nda gerçekleşti. Rus temsilci Nikolaeva, Petrogradlı kadınların Çarlığın yıkılmasına yol açan 8 Mart 1917 gösterilerini anısına bu tarihin seçilmesini önerdi . O dönemde konferansta alınan kararla günün adı “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak belirlendi. Bu isimlendirme, kadın mücadelesini burjuva feminizminden ayıran, sınıf perspektifini merkeze alan bir tercihti: Kadınların kurtuluşu, ancak işçi sınıfının kurtuluşu ve sosyalizmle mümkündü .

Triangle Gömlek Fabrikası yangını (25 Mart 1911), 8 Mart’ın hafızasına kazınan bir başka trajedidir. 123’ü kadın 146 işçi, kapıları kilitlenmiş bir fabrikada yanarak can verdi . Bu yangın, kadın emeğinin kapitalizm tarafından nasıl görünmez kılındığının ve bir kâr aracı olarak nasıl feda edildiğinin en somut göstergelerinden biridir.

Tarihsel Yozlaşma: Bir Mücadele Günü Nasıl Tüketim Malzemesine Dönüştü?

1977 yılı, 8 Mart’ın kaderini değiştiren bir dönüm noktasıdır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977’de aldığı kararla 8 Mart’ı “Dünya Kadınlar Günü” olarak kabul etti ve üye ülkeleri bu günü kutlamaya davet etti . Bu karar, günün uluslararası meşruiyet kazanmasını sağlarken, aynı zamanda onu sınıfsal içeriğinden arındırma sürecini de başlattı. “Emekçi” vurgusunun düşmesi, günün evrenselleştirilirken aynı zamanda nötrleştirilmesi anlamına geliyordu.

1990’lı yıllarla birlikte neoliberalizmin küresel zaferi, her türlü toplumsal muhalefeti piyasa mekanizmaları içinde eritme becerisini de beraberinde getirdi. 8 Mart, bu süreçte markaların “pembe yıkama” (pinkwashing) stratejilerinin hedefi haline geldi. Bugün geldiğimiz noktada, 8 Mart haftasında kadınlara özel indirim kampanyaları yapmayan marka neredeyse kalmadı. Kozmetik firmaları “kadınlara saygı” adıyla ruj satar, otomobil markaları “güçlü kadınlara özel fırsatlar” sunar, bankalar “kadın girişimcilere” özel kredi paketleriyle vitrine çıkar .

Bu tablo, kapitalizmin muhalefeti soğurma kapasitesinin en çarpıcı örneklerinden biridir. 1857’de polis tarafından fabrikaya kilitlenip yakılan kadın işçilerin mirası, bugün bir parfüm şişesinin yanında tüketilmektedir. Oysa unutulmamalıdır ki, kadınların özgürlük mücadelesi bir indirim kuponuyla, bir çiçek buketiyle ya da bir günlük kutlamayla sınırlı değildir. Aksine, bu tür sembolik jestler, sistemin kadınları eve, anneliğe ve tüketime hapseden yapısını perdeleyen birer maskedir.

Kadın Bedeninin Metalaştırılması: Reklam Panolarından Cinsel Objeye

Kapitalizm, kadın bedenini meta haline getirme konusunda son derece maharetlidir. Reklam sektörü, kadınları ya arzu nesnesi olarak cinselleştirir ya da ev içi emeğin görünmez yükünü gönüllüce taşıyan fedakâr anneler olarak konumlandırır. 8 Mart gibi sembolik günlerde bu eğilim daha da belirginleşir .

Bu durum, ataerkil kapitalizmin çelişkisini gözler önüne serer: Bir yandan kadınların “güçlendirilmesi”nden söz edilir, öte yandan kadın bedeni üzerinden milyar dolarlık endüstriler inşa edilir. Moda, kozmetik, estetik cerrahi, medya ve eğlence sektörleri, kadınların beden algısını sömürerek büyür. 8 Mart’ta yapılan “kadınları onurlandırma” kampanyaları, aslında bu sömürü düzeninin devamlılığını sağlayan bir vitrin düzenlemesinden ibarettir .

Televizyon dizilerinde, reklam filmlerinde ve magazin programlarında kadınlar ya genç, güzel ve bakımlı olmak zorundadır ya da annelik rolleriyle tanımlanır. Çalışan kadınlar ise genellikle “kariyer sahibi ama yalnız” ya da “iş kadını ama fedakâr anne” ikilemine sıkıştırılır. 8 Mart’ta bu stereotipler daha da görünür hale gelir; markalar “güçlü kadın” temalı reklamlar yaparken, aslında aynı markalar yılın geri kalanında kadınları cinsel obje olarak kullanmaya devam eder.

Oysa 8 Mart’ın gerçek anlamı, kadınları cinsiyet rollerine hapseden bu sistemin reddidir. Clara Zetkin’in, Rosa Luxemburg’un, Aleksandra Kollontay’ın mücadele ettiği şey, kadınların sadece oy hakkı değil, insanlık halleriyle eşit bireyler olarak tanınması ve emeğinin sömürülmemesiydi. Bugün gelinen noktada, kadınlar hâlâ hem işyerinde düşük ücretle çalıştırılmakta, hem evde ikinci vardiyayı üstlenmekte, hem de şiddete, tacize ve cinayete maruz kalmaktadır .

Kapitalist Sistemin İkili Oyunu: Hem Yücelt Hem Sömür

Kapitalizmin 8 Mart politikası, ikili bir oyuna dayanır: Günü sembolik olarak yüceltirken, kadınların gerçek sorunlarını görünmez kılmak. Birleşmiş Milletler verilerine göre, çatışma bölgelerinde cinsel şiddet artmakta, dünya genelinde 119 milyon kız çocuğu okula gidememekte, kadınlar erkeklerin yararlandığı hakların ancak üçte ikisine sahip olabilmektedir .

Kapitalizm, kadın emeğini görünmez kılmakta uzmanlaşmıştır. Kadınların ev içi emeği, çocuk bakımı, yaşlı bakımı gibi toplumsal yeniden üretimin temel taşları, ekonomi istatistiklerinde yer almaz, ücretlendirilmez, görünmezdir. Oysa bu emek olmadan kapitalist sistemin devamlılığı mümkün değildir. 8 Mart’ın ticarileştirilmiş hali, bu görünmez emeği perdelemekte, kadınları yılın bir gününde “onurlandırarak” 364 gün süren sömürüyü unutturmaya çalışmaktadır .

Bir kadın sağlık işçisinin ifadesiyle: “Hem işyerinde maruz kaldığımız sömürüyle hem de ev içinde sırtımıza yüklenen görünmeyen emekle karşı karşıyayız. Kadın kendi bedeni hakkında bile söz sahibi olamıyor. Yoksul kadınlar istemedikleri gebelikleri sonlandırma hakkına bile sahip olamıyor.”

Bu tablo, 8 Mart’ın neden bir “kutlama” değil, bir “hesaplaşma” günü olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü kadınların özgürlüğü, bir günlük sembolik jestlerle değil, sistemin köklü dönüşümüyle mümkündür.

Mücadeleyi Sahiplenmek

8 Mart 1857’de yanan 129 kadın işçinin mirası, bugün bir karanfilin ya da bir indirim kuponunun içine sığmayacak kadar büyüktür. Clara Zetkin’in 1910’da Kopenhag’da önerdiği “Kadınlar Günü”, bir sınıf mücadelesi günüydü; kadınların sadece erkeklerle eşit haklar talep ettiği değil, sömürü düzenine karşı birlikte mücadele ettiği bir gündü .

Bugün, kapitalizmin 8 Mart’ı ticarileştirme çabalarına karşı, bu mirası sahiplenmek, kadın mücadelesinin sınıfsal içeriğini yeniden hatırlamak zorundayız. 8 Mart, kadınların meta, cinsel obje ya da reklam panosu olmadığı bir dünya için mücadele günüdür. Kadınların kurtuluşu, ancak emeğin sömürüsüne, ataerkil baskıya ve kapitalist tahakküme karşı verilecek ortak mücadeleyle mümkündür.

Bu nedenle, 8 Mart’ta yapılması gereken, çiçek almak ya da indirim kovalama kuyruğuna girmek değil, sokağa çıkmak, haykırmak, örgütlenmek ve direnmektir. 1857’nin, 1908’in, 1911 Triangle yangınının, 1917 Petrograd’ının ruhu bugün hâlâ yanıyorsa, bu, kadınların mücadeleden vazgeçmediği içindir.

“Mücadele Günümüz Kutlu Olsun!” diyebilmek, sadece bir günü değil, bir ömrü adadığımız bu yolda, sermayenin vitrin süslemesine izin vermemekle mümkündür.

Serdar ÖZDEMİR

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları
serdar özdemir
serdar özdemir Kaddafi Neden Öldürüldü!
serdar özdemir
serdar özdemir Eski Dünyanın Sonu: 3. Dünya Savaşı ve Yeni Küresel Mimari
serdar özdemir
serdar özdemir Şarj Ünitesindeki Göz: Gardiyanını Bizim Satın Aldığımız Bir Dijital Hapishane
serdar özdemir
serdar özdemir Maskelerin Ardındaki Cehennem: “Medeniyet” Yalanı ve Yeryüzü Gerçeği
serdar özdemir
serdar özdemir İnsan yaşadığı yerin toprağına benzer
serdar özdemir
serdar özdemir Peygamberlerin Bile Çaresiz Kaldığı Lanet: Ortadoğu’nun Kırılmayan Çarkı
Yazarlarımız
Ajans News