Bazı şehirler vardır; yalnızca sokaklardan, surlardan, taş yapılardan ve harita üzerindeki koordinatlardan ibaret değildir. Onlar aynı zamanda bir hafıza deposu, bir duygu yumağı, bazen de nesilden nesile aktarılan bir efsanedir. Diyarbekir de tam olarak bu tür şehirlerden biridir. Dicle’nin ağır, hüzünlü ve bazen öfkeli akışı; bazalt taşlarının soğuk ama vakur ihtişamı; Ulu Cami’nin avlusunda yankılanan ezanlar; surların gölgesinde biriken binlerce yıllık katmanlar… Bunların hepsi bir araya geldiğinde Diyarbekir, sadece bir coğrafya olmaktan çıkar; bir ruh hâline, bir yaşanmışlık duygusuna, bir anlatılamaz özleme dönüşür.

Bu şehrin ruhunu anlamaya çalışan eserlerden biri de kuşkusuz Sayın Doç. Dr. Mustafa Uğurlu Arslan’ın Diyarbekir’de Edebî Muhitler adlı kitabıdır. Yaklaşık 170–180 sayfa arasında değişen bu hacimli ama samimi çalışma, klasik anlamda soğuk ve mesafeli bir akademik monografi gibi ilerlemiyor. Daha çok bir şehir sevdalısının uzun, içten, yer yer coşkulu, yer yer hüzünlü bir hatıra defteri gibi okunuyor. Sayfalar arasında dolaşırken insan kendini bazen Osmanlı kahvehanelerinin dumanlı sohbetlerinde, bazen bir medrese avlusunda ilim halkasında, bazen Ramazan gecelerinde ilahi okuyan bir müezzinin sesinde buluyor.
Ama okurken zihinde büyüyen bir soru var: Bu anlatılanların ne kadarı tarih, ne kadarı hafızanın şiiridir? Ne kadarı yaşanmış gerçeklik, ne kadarı özlemin büyüsüdür?
Kitabın en güçlü tarafı, Diyarbekir’in kültürel ve edebî hafızasını canlı tutma çabasıdır. Yazar; Osmanlı dönemindeki kahvehanelerden (Hasretî’nin, Hacı Civân’ın, Afganlı Hacı’nın mekânları) modern kitap kafelere (Şuarâ Kitap Kafe) uzanan bir edebî ve kültürel silsile kurmaya çalışıyor. Bu silsilenin bir ucunda Ziya Gökalp, diğer ucunda Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmed Arif ve Sezai Karakoç gibi isimler duruyor. Bu isimler yalnızca edebiyat tarihinin sayfalarında yer alan şairler değil; aynı zamanda şehrin ruhunu, acısını, özlemini ve direncini taşıyan hafıza sütunlarıdır.
Gerçekten de Diyarbekir’in edebiyatı bir nehir gibi akar:
Bu akış, Sayın Yazar tarafından çok güzel hissettiriliyor. Çünkü şehirlerin kültürü yalnızca taş binalarla, surlarla, camilerle değil; o binaların içinde konuşulan sözlerle, yazılan mısralarla, içilen çaylarla, yapılan sohbetlerle yaşar. Sayın Arslan bu sürekliliği okura hissettiriyor ve bu his, kitabın en kıymetli armağanı oluyor.
Kitabın güncel bölümlerinde özellikle dikkat çeken çağdaş bir figür var: Sayın Prof. Dr. Kamuran Eronat.
1967 Diyarbekir doğumlu, Sur’un dar sokaklarında büyümüş, terzi bir babanın oğlu olan Sayın Eronat, akademik hayatını Dicle Üniversitesi çatısı altında sürdürmüş bir isim. Fırat Üniversitesi’nde lisans ve yüksek lisansını tamamlamış, Dicle Üniversitesi’nde “İnsan ve Eser” başlıklı derinlikli bir doktora teziyle yetişmiş. 2016’da doçent, 2021’de profesör unvanını almış; 19 Ağustos 2024 tarihinde ise Dicle Üniversitesi Rektörü olarak atanmıştır.
Sayın Yazar, Sayın Eronat’ı “mesai arkadaşı” ve “huzur duyulan fikir-sanat adamı” olarak tanımlıyor. Birlikte koridorda yürürlerken Sezai Karakoç’un portresine bakıp “Bizim kaderimiz… milletimize, öğrencimize, ilme hizmet için çıktığımız yollarda şekillenir” diyen bu adam, kitabın modern kısmına çok anlamlı bir ağırlık ve umut katıyor.
Sayın Eronat’ın rektörlüğüyle birlikte fakülte salonlarına verilen şair isimleri (Cahit Sıtkı Tarancı Salonu, Ziya Gökalp Salonu vb.), üniversiteyi sadece diploma veren bir kurum olmaktan çıkarıp Diyarbekir’in edebî ve düşünsel mirasını kurumsallaştıran bir hafıza mekânına dönüştürüyor. Yazarın “düşüncenin ve şiirin koridorları” tasviri burada somutlaşıyor: Geçmişte medreselerde yapılan sohbetler, bugün üniversite koridorlarında başka bir biçimde devam ediyor. Bu köprü, nostaljiden çok daha fazlası; geleceğe taşınan bir mirasın ta kendisidir.
(Tam da burada kişisel bir not düşmek isterim: Sayın Eronat rektör olmadan önceki yıllarda Diyarbekirli şairlerin anma ve tanıtım programlarında sunuculuğu ben yapmış idim. O günlerden kalan bir hatıra olarak, onun bu çabası hem gurur hem de umut veriyor.)
Kitabın en çarpıcı anlatılarından biri, hiç şüphesiz Meryem-i Dârâ rivayetidir. Âmid’in melikesi olan bu kadın, Bizanslı iki kardeşi zehirli bir ziyafette ortadan kaldırarak kentin tek hâkimi olur. Saraylar yaptırır, mozaikler döşetir, surları güçlendirir ve yıllarca şehri yönetir. Sonra İslam ordusu gelir; kuşatma başlar. Komutan İyâz bin Ganm’dır ve rivayetlere göre orduda Halid bin Velid gibi isimler de yer alır. Bir köpeğin izini takip eden askerler gizli bir su kanalını keşfeder ve şehir bu yoldan açılan kapıyla fethedilir.
Bu anlatı gerçekten büyüleyicidir. Okurken insanın zihninde destansı bir film sahnesi canlanıyor. Fakat tam da burada kitabın en önemli eleştirisi ortaya çıkıyor: Sayın Yazar bu kadar güçlü, romanlık bir karakteri anlatırken birden konuyu kesiyor ve idari tarihe geçiyor. Okurun zihninde açılan merak yarası kapanmadan başka bir başlığa atlanıyor. Meryem-i Dârâ gibi tek başına bir romanı taşıyabilecek bir figür, birkaç sayfada yarım bırakılıyor.
Daha da önemlisi şu soru: Bu hikâye ne kadar tarih, ne kadar efsane? Erken İslam tarihçilerinden Muhammed bin Ömer el-Vakıdî’nin rivayetlerinde sıkça gördüğümüz dramatik motifler; zehirli ziyafetler, entrikacı hükümdarlar, gizli tünellerden fetihler Orta Çağ anlatılarının klasik kalıplarıdır. Ben de Tarih Öğretmenliği ve Turizm Rehberliği yüksek lisansım boyunca bu figürlerle defalarca karşılaştım; gerçek ile efsane, her seferinde iç içe geçmiş, okuyucuyu hem büyülemiş hem de düşündürmüştür. Ve aslında bazen tarih, efsanenin kendisidir. Modern tarih araştırmaları Âmid’in Hz. Ömer döneminde fethedildiğini doğrular; fakat Meryem-i Dârâ gibi bir figürün Bizans kaynaklarında açık biçimde yer almaması, hikâyenin büyük ölçüde efsaneleşmiş olabileceğini düşündürür. Sayın Yazar bu gerilimi fark etmiyor ya da fark etse de derinleştirmiyor. Bu, kitabın en büyük kaçırılmış fırsatıdır.
Konu edebî muhitler olsa da kitabın en önemli eksiklerinden biri şudur: Surlar çok yüksek, camiler çok görkemli, fetihler çok destansı… Ama o surların gölgesinde yaşayan insanların hikâyesi daha az anlatılıyor.
Bir şehir yalnızca mimari değildir. Bir şehir; o taşların arasında yaşayan insanların korkuları, sevinçleri, kavgası, yoksulluğu, göçü, değişim acısı ve gündelik hayatıdır. Diyarbekir’in sokak satıcıları, kahvehanedeki tartışmalar, kadınların ev içi hayatı, 1990’ların acıları, köy boşaltmalar, Sur olayları (terör eliyle tarihî muhitlerin adeta yok edilişi), hapishane mektupları, kimlik çatışmaları… Bunlar kitapta daha fazla görünmek isterdi. Yer yer eser bir kültürel envanter defterine dönüşme tehlikesi taşıyor. Mekânlar, isimler, rivayetler sıralanıyor; fakat o mekânlarda yaşayan insanların eti, kemiği, gözyaşı ve öfkesi biraz geri planda kalıyor.
Kitabın en yürek hoplatan yerlerinden biri de kuşkusuz asil Türk’ün son başbuğu Halaskar Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 15 Kasım 1937’deki ziyaretidir. Sayın Arslan; o günkü Halkevi konserini ve Atatürk’ün yirmi sene sonra kente dönüşündeki o büyük “saadetini” öyle bir betimliyor ki Türkmen şehrine o günkü kucaklaşmayı iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Şehrin adının “Diyarbekir”den “Diyarbakır”a evrildiği o an, eserin belki de en önemli tarihî kırılma noktalarından biridir. Açılan okullar, yaygınlaştırılan okuma-yazma seferberliği, kurulan Halkevleri, modern eğitim kurumları… Bu adımlar, şehrin entelektüel ve kültürel hayatını yeniden şekillendiriyor.
Bugün Dicle Üniversitesi bu dönüşümün en canlı merkezlerinden biridir. Akademi, edebiyat ve şehir hafızası burada yeniden buluşuyor. Sayın Prof. Dr. Kamuran Eronat’ın rektörlüğü, bu buluşmanın en güncel ve umut verici örneğidir. Sayın Eronat’ın liderliğinde üniversite, sadece diploma veren bir kurum olmaktan çıkıp Diyarbekir’in edebî ve düşünsel mirasını kurumsallaştıran bir hafıza mekânına dönüşüyor. Salonlara verilen şair isimleri, fakülte koridorlarında dolaşan düşünce ve şiir geleneği, yazarın “koridorlarda kader konuşuluyor” cümlesini somutlaştırıyor. Bu, nostaljiden çok, geleceğe taşınan bir mirastır.
Kitapta dikkat çeken bir başka durum da nostaljik romantizmin yoğunluğudur. Osmanlı kahvehaneleri neredeyse birer kültür cenneti gibi anlatılıyor. Oysa tarihsel gerçeklik daha karmaşıktır: Bu mekânlar sadece edebiyat meclisleri değil; aynı zamanda dedikodunun, açlığın, yoksulluğun ve sıradan gündelik hayatın da mekânlarıydı. Günümüz kitap kafelerinin de eski divan meclislerinin devamı gibi gösterilmesi biraz romantik bir abartı sayılabilir. Ama yine de bu romantizm tamamen kusur değildir. Çünkü şehir hafızası çoğu zaman gerçekliği değil, özlemi anlatır. Ve özlem de bir gerçektir.
Sonuç olarak Diyarbekir’de Edebî Muhitler, bir akademik çalışma olsa da samimi, içten ve tutkulu bir metindir. Bir şehir sevdalısının Diyarbekir’e yazdığı uzun bir aşk mektubudur. Okur bu kitabı bitirdiğinde Diyarbekir’in yalnızca taşlarını değil, hafızasını da düşünmeye başlar. Ve belki şu gerçeği fark eder: Tarih yalnızca yaşanan değildir; aynı zamanda hatırlanan şeydir.
Dicle ağır ağır akmaya devam eder. Surlar vakur bir sessizlikle şehri izler. Şairlerin mısraları rüzgârla birlikte sokaklarda dolaşır. Ve Diyarbekir bize her defasında aynı hakikati hatırlatır: Bazı şehirler sadece yaşanmaz… Onlar hatırlanır, anlatılır ve nesilden nesile bir hikâye gibi taşınır.
İşte Diyarbekir, tam da böyle bir şehirdir. Ve belki de o hikâyenin en güzel taşıyıcılarından bazıları bugün Dicle Üniversitesi’nin koridorlarında yürüyen Sayın Prof. Dr. Kamuran Eronat, Sayın Prof. Dr. Ramazan Sarıçiçek, Sayın Prof. Dr. Ahmet Tanyıldız gibi isimlerdir: Hem geçmişe saygılı, hem geleceğe umutlu, hem de şehrin ruhunu omuzlarında taşıyan bir neslin temsilcileri.
Var olsunlar. Tazimle.
Abimin kişiliği 10 numara
9 Mart 2026Eline yüreğine kalemine sağlık
9 Mart 2026şehrin insan hariç kısımları için yazılmış bir kitapta (muhitler) insan hikayeleri araman ve bunu eleştirmen tuhaf olmuş
10 Mart 2026
Yorum Yap