Son Dakika !
--:--:--
Muhittin Çaçan

​Üç cilt bir kader: Anna Karenina ve insanın iç mahkemesi

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!

Uzun zamandır zihnime çomak sokmayı marifet bilen bir arkadaşım vardı. “Sen bunu okuyunca susamazsın” dedi ve kitabı elime tutuşturdu. Ben de inadına sustum… Ta ki son sayfayı kapatana kadar. Sonra anladım ki bazı kitaplar okunmaz; yaşanır, yenilir, içilir, uykusuzlukla birlikte kemiklere işlenir. İşte ben kırk üç gün boyunca bir roman değil, bir ömür yaşadım. Ve o ömrün adı: Anna Karenina.

​Şimdi benden kritik isteyen o arkadaşa cevabım şudur: Bu eser tek kitap değildir. Bu eser; vicdanın, tutkunun ve insanın kendi içindeki mahkemesinin üç ciltlik tutanağıdır. Biri aşk diye başlar, biri evlilik diye devam eder, biri de kader diye biter. Ve bu üç cilt aslında insanın üç hâlidir: arzu, akıl ve azap.

​Kont diye anılan Tolstoy’un büyüklüğü sürpriz yapmasında değil, sıradanı derinleştirmesindedir. O, insanın kalbini alıp mikroskobun altına koyar. Bakarsınız, orada kahramanlık yoktur; küçük hesaplar, suskunluklar, eksik sevgiler vardır. Ve insan ürperir… Çünkü Tolstoy’un anlattığı insanlar, bizim komşularımız değil; bizzat kendimiziz.

​Bu roman bir aşk romanı değildir. Bu roman, sevmenin bilinemediği bir dünyada sevgiye mahkûm kalmış insanların romanıdır. Kadın-erkek ilişkileri, evlilik kurumu, toplum baskısı, dinî refleksler, sınıf yapısı… Hepsi tek tek masaya yatırılır. Bir romancıdan çok, bir ahlak filozofu konuşur satır aralarında. Fakat hüküm vermez. Yargıyı okurun vicdanına bırakır. İşte Tolstoy’un en büyük mahareti de budur: Sana hükmetmez, seni kendinle yüzleştirir.

​Romanın en büyük dehası karakterlerdedir. Çünkü bu karakterler “kurgu” değildir; insan tabiatının ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Mesela Levin… Açıkça görüyoruz ki bu adam Tolstoy’un kendisidir. Onun şüpheleri, onun iman arayışı, onun sade hayat özlemi… Levin’in sabrı aslında bir erkeğin aşka değil, hayata sadakatidir. Kiti’ye duyduğu sevgi, bir kadına değil, bir düzene, bir yuvaya, bir manaya duyulan özlemdir.

​Diğer tarafta Vronskiy vardır. Tutkunun, cazibenin, riskin ve bedel ödemeyi göze almanın vücut bulmuş hâli… Evet, onu takdir etmek zorunda değiliz; fakat anlamamak da mümkün değildir. Çünkü bazı erkekler güven verir, bazı erkekler ateş yakar. Ve insan bazen yanmayı seçer.

​Gelelim meselenin özüne…

​Anna’yı mahveden şey şehvet değildi. Bu kolaycı bir hükümdür. Anna’yı mahveden şey sevgisizliktir. Bir kadının ruhu görülmezse, güzelliği de, zarafeti de, sadakati de bir süre sonra intikam almaya başlar. Karenin, Anna’yı seviyor muaydu? Elbette seviyordu. Ama bildiği gibi… Güçle, disiplinle, mesafeyle. Oysa bir kadının istediği sevgi; yönetilmek değil, anlaşılmaktır. İşte trajedi burada başlar: İnsan bazen sevilir ama anlaşılmaz. Ve anlaşılmayan sevgi, zamanla en büyük yalnızlığa dönüşür.

​Tolstoy Anna’yı suçlamaz. Ama aklamaz da. Onu yargılayan toplumun sertliğini gösterirken, bireyin kendi nefsine yenilmesinin bedelini de saklamaz. Anna’nın ölümü bir dram değil, bir hüküm gibidir. Gürültüsüz, sade, neredeyse sıradan… Çünkü Tolstoy’un ahlak anlayışı şunu fısıldar: “Ben konuşmam, hayat konuşur.”

​Romanın asıl tokadı şuradadır: İnsan en çok sevildiğini sandığı yerde yalnız kalır. Ve en büyük hataları da o yalnızlığın içinde yapar. Anna’nın yaptığı şey bir aşk seçimi değildir; bir görülme arzusudur. Vronskiy’de bulduğu şey, aslında “fark edilmek”tir. Ve insan fark edildiğini hissettiği anda, dünyayı karşısına almayı göze alabilir.

​Ben bu kitabı bitirdiğimde bir roman kahramanına değil, insanın kendi içindeki çatışmasına âşık oldum. Levin ile Vronskiy arasında gidip gelen o terazi aslında akıl ile tutkunun terazisidir. Güven mi, ateş mi? Sükûnet mi, heyecan mı? İşte bütün hayat bu sorunun cevabını aramakla geçiyor.

​Burada bir parantez açmak isterim. Çünkü Umberto Eco bir yerde şunu söyler: “Klasikler, her okunduğunda bize kendimiz hakkında yeni bir şey söyleyen kitaplardır.” Anna Karenina tam olarak budur. İlk bakışta bir kadının hikâyesi gibi görünür; ikinci bakışta toplumun yargısı, üçüncü bakışta ise insanın kendi nefsine yenilişinin hikâyesidir. Yani aslında roman değişmez; değişen bizizdir.

​Ve şimdi o arkadaşıma dönüp şunu söylüyorum:

​Evet… Haklıymışsın.

Bu kitap üç ciltti.

Birincisini okurken aklım konuştu.

İkincisini okurken kalbim isyan etti.

Üçüncüsünü bitirdiğimde ise susmayı öğrendim.

​Çünkü bazı hikâyeler biter ama insanın içinde devam eder. Ve insan, aslında hiç var olmamış bir karakterin acısını bu kadar derinden hissedebiliyorsa, bu onun hayal gücünün değil; kalbinin hâlâ diri olduğunun ispatıdır.

​Ben artık şunu biliyorum:

Bütün mutluluklar birbirine benzer,

Ama her mutsuzluk kendi romanını yazar.

​Ve o roman bazen 1062 sayfa sürer… Bazen de bir ömür.

​”3 dünya klasiği sayar mısınız?” sorusuna “Anna Karenina 1, Anna Karenina 2, Anna Karenina 3” diyen arkadaşı hatırlıyor musunuz? Heh, ben ona bugün kitabı bitirince hak verdim. Gayet de 3 cilt olabilirmiş. 1062 sayfa edebiyat, felsefe ve trajediden sonra 3 kitap okumuş gibiyim.

​Şimdi itiraf vakti: Bu kitabı bana öneren o arkadaşımın edebiyat sezgisine hayranım. Bazı insanlar kitap önermez, kader önerir. Sen farkında olmadan hayatının bir dönemine denk düşecek kitabı eline tutuşturur ve sonra kenara çekilip susar. İşte o suskunluk en büyük güvendir. Çünkü bilir ki kitap konuşacak, sen değişeceksin.

​Belki bir gün bir kahve masasında, hiçbir şey demeden sadece gözlerine bakıp “Haklıymışsın” diyeceğim. Belki bunu gülerek yapacağım, belki de uzun uzun susarak… Ama kesin olan şu: Bu kitabı okumamı isteyen o zihin, yalnızca iyi bir okur değil; insan ruhunun kırılma noktalarını sezebilen nadir okurlardan biri. Böyle okurlar kitap tavsiye etmez, insanın iç dünyasına pusula verir.

​İnsan bazen bir romanı değil, bir dostun ısrarını okur. Ve o ısrar, sayfalar ilerledikçe bir minnettarlığa dönüşür. Ben bu romanı bitirdiğimde sadece Tolstoy’a değil, o tavsiyeyi yapan ince ruha da teşekkür borçlu olduğumu anladım. Çünkü bazı kitaplar kendi kendine bulunmaz; doğru zamanda doğru insan tarafından hayatımıza sokulur.

​Şimdi dönüp kendime soruyorum: Eğer o gün o ısrar olmasaydı, ben Anna’nın trajedisinde kendimi bu kadar bulabilir miydim? Levin’in sabrında kendi arayışımı, Vronskiy’nin ateşinde insanın yanılma hakkını, Karenin’in mesafesinde sevgiyi yanlış öğrenmiş ruhların yalnızlığını bu kadar derinden hissedebilir miydim? Sanmıyorum.

​O yüzden bu yazı yalnızca bir romanın kritiği değil, aynı zamanda iyi bir okurun hakkını teslim etme yazısıdır. Çünkü iyi okur, iyi kitap kadar kıymetlidir. Hatta bazen daha da kıymetlidir; zira kitabı raftan indirip hayatına sokan odur.

​Bir gün bu yazıyı okuduğunda bilsin ki; ben o tavsiyeyi ciddiye alırken aslında onun edebî sezgisine güvenmişim. Ve o güven boşa çıkmamış. Hatta öyle ki, artık birisi bana “Üç dünya klasiği say” dediğinde, ben de hiç düşünmeden gülümseyerek aynı cevabı verebilirim. Çünkü bazı kitaplar tek başına bir raf doldurur, bazıları ise tek başına bir insanın iç dünyasını.

​Ve evet…

O arkadaşım haklıydı.

Ben de artık hak veriyorum.

Muhittin Çaçan

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan Tarih Manipülatörlerinin Gölgesinde: Neo-Kadızadelilik ve Türkiye’nin Kaçırma Korkusu
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan MÜNZEVİ: AYDININ ÇİLESİ Mİ, ÇİLEYİ KUTSALLAŞTIRAN AYDIN MI?
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan KIZIL KAFTAN: BİR KARDİYOLOĞUN TARİHSEL HAFIZAYA TUTTUĞU NABIZ
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan DEVLET GİDERSE, AĞA GELİR
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan Bayrak İndirilirken Devleti Sessizce Parçalamak
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan Çözüm Arayışları ve Devlet Aklı: Tarihsel Bir Perspektif
Yazarlarımız
Ajans News