Tarih, hakikatin değil; çoğu zaman onu eğip bükenlerin, yani manipülatörlerin elinde yeniden yazılır. Dün bu rolü üstlenenler vardı, bugün de var. Dün medrese kürsülerinden yükselen “bid’at avcılığı” nasıl düşünceyi daralttıysa, bugün de farklı suretlerde tezahür eden dar kalıplı zihniyetler, devlet aklının içine sinerek bir tür “neo-Kadızadelilik” üretmektedir. Bu yeni zihniyet, geleneği kutsallaştırma bahanesiyle yeniliği boğmayı, sorgulamayı susturmayı ve farklı fikri “tehlike” olarak damgalamayı marifet sayıyor.
Osmanlı’daki Kadızadeliler hareketi, yalnızca bir dinî tartışma değil; aynı zamanda kamusal aklın daraltılmasıydı. O dönem ortaya çıkan sert polemikler, tekkeler ile medreseler arasındaki gerilim ve düşünce hayatına yönelik baskılar, imparatorluğun zihinsel ufkunu daraltan unsurlar arasında sayılır. “Rönesans’ı ıskaladık” tezi tarihsel olarak tartışmalı olsa da, şu gerçek inkâr edilemez: Zihniyet kapanınca, imkânlar da kapanır. Ufuk daraldığında, yenilikler değil yasaklar konuşulur.
Bugün benzer bir eşiğin önünde duruyoruz. Devletin bünyesine sızan klikler, ideolojik dar gruplar ve çıkar şebekeleri; liyakati değil sadakati, aklı değil biatı esas alarak kurumsal yapıyı zayıflatıyor. Bu yapıların en tehlikeli yönü, kendilerini “yerli ve milli hassasiyet” söylemiyle meşrulaştırmalarıdır. Oysa hakikat şudur: Devleti güçlendiren şey hamaset değil, adalet ve ehliyettir.
Tam da bu noktada, Türkiye üzerine kurgulanan zihinsel yönlendirme çabalarına atfedilen bazı sözler, tartışmanın ideolojik zeminini daha berrak kılar. Samuel Huntington’a atfedilen “Türkiye Atatürk’ün mirasını reddetmelidir.” ifadesi; Graham E. Fuller’ın “Kemalizm’e son verin, Osmanlıyla övünün.” şeklinde özetlenen yaklaşımı; Kurt Ziemke’ye isnat edilen “Atatürk’ün hem din hem de Kürt düşmanı olduğu fikri yayılmalıdır.” görüşü; Joseph Grew’e atfedilen “Türklerin yolu İslam ile kesilebilir; bu milleti ne kadar karanlığa itersek çıkarlarımıza o kadar hizmet eder.” iddiası; David Lloyd George’a mal edilen Türk devletinin dirilişine rağmen vazgeçilmeyeceği söylenen stratejik hedef vurgusu; Winston Churchill’e atfedilen “Türklerin din adamlarını ele geçirip kullanabilirsek, onlara kendi devletlerini yıktırabiliriz.” ifadesi ve Bill Clinton’a isnat edilen “ABD kontrolünde bir halife ile İslam dünyasını yönetmek en masrafsız yoldur.” yaklaşımı…
Bu sözlerin tarihsel bağlamı ve doğruluğu tartışmalı olabilir; ancak Türkiye’deki fikrî mücadele atmosferinde birer ideolojik aparat gibi dolaşıma sokuldukları inkâr edilemez. Mesele yalnızca bu cümlelerin gerçek olup olmaması değildir; mesele, bu tür söylemlerin Türkiye’nin zihinsel ikliminde nasıl bir kuşatma psikolojisi oluşturduğudur. Çünkü tarih yalnızca tankla, tüfekle değil; fikirle ve algıyla da manipüle edilir. Ve fikir cephesinde kaybeden milletler, cephede kazansalar bile uzun vadede istikametlerini yitirirler.
Tarihin tartışmalı figürlerinden Nihal Atsız’ın yaptığı sert uyarılar, bugün daha geniş bir hakikate işaret eder: Devletin imkânları belirli zümrelerin elinde tekelleştiğinde, toplumun geri kalanı kendini dışlanmış hisseder ve bu dışlanmışlık duygusu millî bünyede derin yarıklar açar. Türk genci kendi ülkesinde geleceğini belirsiz görmeye başladığında, en büyük kayıp yalnızca bireysel değil, millî bir kayıptır.
Neo-Kadızadelilik dediğimiz olgu, yalnızca dinî bağnazlık değildir; aynı zamanda bürokratik dogmatizmdir. Kurumların içindeki kapalı devre yapılar, farklı fikre tahammül etmeyen bir kültür üretir. Bu kültür, eleştiriyi “ihanet”, sorgulamayı “tehdit” sayar. Böyle bir atmosferde devlet kendini yenileyemez; sadece kabuğunu kalınlaştırır. Oysa kalın kabuk, zayıf çekirdeğin işaretidir.
Bugünün Türkiye’si, küresel rekabet çağında bilimde, teknolojide ve düşünce üretiminde atılım yapmak zorundadır. Fakat zihinsel iklim daraldığında; bürokrasi kapalı devreye döndüğünde toplum büyük fırsatları kaçırır. Dün “Rönesans’ı ıskaladık” diye yakınanlar, yarın “Dijital devrimi ıskaladık”, “Bilimsel atılımı ıskaladık” diye hayıflanabilir. Çünkü fırsatlar, cesur zihinleri sever; korku ikliminde ise yalnızca tekrar ve taklit büyür.
Bugün Türk milleti için en büyük tehlike, dışarıdan gelen saldırılardan ziyade içeride üretilen zihinsel teslimiyettir. “Oğuz’un başına ne gelirse uykusunda gelir” diyen Korkut Ata’nın hikmeti, tam da bugünün ruh halini anlatır. Eğer bir millet kendi tarihini başkalarının yazdığı metinlerden öğrenirse, kendi kahramanlarını başkalarının tarif ettiği kalıplarla yargılarsa ve kendi devletine kendi içinden şüphe üretirse, o zaman en büyük yıkım dışarıdan değil içeriden gelecektir.
Hakikat şudur: Devlet, bir grubun değil; milletin tamamının evidir. O evin temeli adaletle, duvarları liyakatle, çatısı ise özgür düşünceyle örülmelidir. Aksi halde, dünün Kadızadelileri nasıl düşünce ufkunu daralttıysa, bugünün neo-Kadızadelileri de yarının imkânlarını daraltacaktır.
Tarih bize şunu öğretir: İmparatorlukları çökerten çoğu zaman dış düşmanlar değil, içe kapanan zihinlerdir. Türkiye’nin yarınlarını ıskalamamak için yapılması gereken; korkuyla değil cesaretle, taassupla değil akılla, kliklerle değil kurumlarla yürümektir. Çünkü gelecek, dar kalıpların değil; geniş ufukların çocuklarına aittir.
Bu millet, küllerinden doğmayı bilen bir millettir. Yeter ki uykusundan uyansın, yeter ki kendi aklını başkasının vesayetine teslim etmesin, yeter ki tarihini manipülatörlerin değil, kendi iradesinin kalemiyle yeniden yazsın. Çünkü uyanmak, bazen bir millet için en büyük devrimdir.
Ve bu muhasebenin sonunda söz, milletin ruhunu yoğuran şairlerin ikazına gelir. İsmet Özel’in uyarısı, bugün her zamankinden daha yakıcıdır: “Bir ülke, kendi çocuklarına kendi tarihini öğretemiyorsa, o ülkenin geleceğini başkaları yazar.” Bu cümle, yalnızca bir edebî tespit değil; bir beka alarmıdır.
Bu vesileyle, Türk milletinin hissiyatını sazıyla ve sözüyle dile getiren büyük ozan Ozan Arif’i rahmetle anıyorum. Ruhu şad, mekânı cennet olsun. Onun haykırışı, bu milletin uyanış çağrısı olarak hafızalarda yaşamaya devam edecektir. Çünkü milletler, ozanlarını unutursa, aslında kendi ruhlarını da unutmaya başlarlar.
Yorum Yap