Bazılarının tarih bilgisi yok ama renkli yazıcısı var. Önlerine boş bir Anadolu haritası açıyor, Hakkâri’yi, Van’ı, Erzurum’u, Diyarbakır’ı aynı renge boyuyor; sonra da cetvelle vatan kurduklarını sanıyorlar. Sanki devlet tonerle, millet lejantla, tarih de keçeli kalemle meydana geliyormuş gibi…
Kusura bakmasınlar: Yazıcıdan çıkan kâğıt tapu değildir. Harita bir iddiadır; onu tarihî gerçek hâline getiren arkeoloji, kitabe, belge, iskân, devlet ve kültür sürekliliğidir.
Üstelik eski Avrupa haritalarında Anadolu’nun geniş kesimleri için “Turcomania” veya “Turcomanie” adlarının kullanıldığı da ortadadır. Marco Polo’nun anlatılarında Anadolu’nun “Turcomania” diye anılması, yabancı gözlemcilerin daha 13. yüzyılda Türkmen varlığını fark ettiğini gösterir. Elbette eski bir coğrafi ad bugünkü il sınırı değildir. Fakat işlerine gelen haritayı tapu, üzerinde Türk adı bulunan haritayı “önemsiz ayrıntı” sayanların yaptığı tarihçilik değil, seçmeli körlüktür.
Hakkâri’de 1998 yılında bulunan on üç insan biçimli taş stel bunun somut örneklerinden biridir. Boyları 70 santimetre ile 3,10 metre arasında değişen bu taşlarda savaşçılar, baltalar, mızraklar, hançerler, av sahneleri ve kubbeli bozkır çadırları görülmektedir. Araştırmacılar bunları MÖ ikinci binyılın ortaları ile sonlarına tarihlendirmiş ve Avrasya bozkır kültürünün bir parçası olarak değerlendirmiştir. Üstelik aradaki büyük zaman farkını belirterek, iki eliyle kap tutan figürleri Orta Asya’daki Göktürk devri insan biçimli taşlarıyla karşılaştırmışlardır.
Bilimsel olarak bunlara doğrudan “Göktürk mezarı” diyemeyiz. Ancak Avrasya bozkır dünyasıyla ilişkisini, daha sonraki taş baba geleneğiyle biçimsel yakınlığını da inkâr edemeyiz. Bizim tarihimizin abartıya ihtiyacı yoktur. Taş ne söylüyorsa onu söyleriz; fakat taşı susturmaya çalışanların ideolojik düdüğüne de boyun eğmeyiz.
Doğu Anadolu’daki kurganlar da aynı bozkır bağlantısını gösterir. Ağrı’nın Suluçem yöresinde altı kurgan tespit edilmiştir. Güllüce yolu üzerindeki büyük kurgan yaklaşık 60 metre çapında, 10 metre yüksekliğindedir ve çevresinde dokuz kadar küçük mezar tepesi bulunmaktadır. Muş’un Malazgirt ilçesine bağlı Nurettin köyünde ise 10-15 metre çapında, 7-8 metre yüksekliğinde üç mezar tepesi belirlenmiştir. Buralardaki boyalı seramikler Transkafkasya ve Van-Urmiye kültür çevresiyle ilişkilendirilmiştir.
Her kurganı “Türk mezarı” ilan etmek bilimsel değildir; fakat Doğu Anadolu’yu Avrasya bozkır kültürlerinden tamamen koparmak daha büyük bir bilimsel sahtekârlıktır. Kurgan geleneğinin Türk kültür tarihindeki yeri bellidir. Buluntular bize en azından bu coğrafyanın kuzey ve doğudaki bozkır dünyasına kapalı olmadığını göstermektedir.
Ankara Güdül’deki Yandaklıdere kaya resimlerinde süvariler, atlar, geyikler, keçiler, damgalar ve şamanik olarak yorumlanan figürler vardır. Araştırmacılar bunları Saka, Hun, Göktürk ve diğer Türkistan petroglifleriyle karşılaştırmıştır. Bazı örneklerin Tunç veya Demir Çağı’na gidebileceği, tasvirlerin önemli bölümünün ise Orta Çağ’da yapıldığı düşünülmektedir. Bu nedenle “tamamı kesin olarak beş bin yıllık İskit eseridir” demek aşırı iddia olur; fakat Türkistan paralelliklerini görmezden gelmek de bilim değil, Türk kelimesinden ürkmektir.
İskitlerin Anadolu’daki varlığı ise yalnız benzetmeye dayanmamaktadır. Urartu kayıtları, MÖ 609 tarihli Babil kronikleri ve arkeolojik buluntular bu varlığa işaret eder. Van Çavuştepe’de bulunan hayvan başlı at koşum parçalarının benzerleri İskit kurganlarında görülmektedir. Norşuntepe’de üç at iskeletiyle birlikte grifon biçimli tunç koşum parçaları bulunmuştur. İskitlerin etnik kimliği tartışılabilir; Anadolu’ya geldikleri gerçeği ise “ben beğenmedim” denilerek ortadan kaldırılamaz.
Frig mezarlarını da Roma eseri diye anlatanlar önce takvime bakmalıdır. Gordion’daki 53 metre yüksekliğindeki Tümülüs MM yaklaşık MÖ 740’a tarihlenir. Roma’dan yüzyıllar önce yapılmıştır. Yani Anadolu’daki her büyük mezar Roma, her duvar Bizans, her medeniyet Türk’ten başkası değildir. Tarih, iki raflı bir Batı antikacısı dükkânı hiç değildir.
Gelelim Diyarbakır’a…
Diyarbakır’ın Türk yurdu olduğunu söylemek hamasî bir slogan değil, yaklaşık bin yıllık tarihî devamlılığın sonucudur. Tuğrul Bey döneminde bölgeye Türkmen reisleri yerleştirilmiş, Âmid Kalesi’ne Türk muhafızlar konulmuştur. Sultan Alparslan 1070’te Âmid’e geldiğinde bölge yöneticileri ona bağlılık bildirmiştir. Şehir 1085’te Sultan Melikşah döneminde Büyük Selçuklu hâkimiyetine girmiş; çevredeki şehir ve kaleler Türkmen emirlerine, boylarına ve oymaklarına iktâ edilmiştir.
Diyarbakır Ulu Camii’ndeki çiçekli kûfî kitabe, yapının 1091 yılında Sultan Melikşah’ın emriyle yaptırıldığını bildirir. Ulu Cami’de ayrıca 1117-1118, 1124, 1155 ve 1162 tarihli Büyük Selçuklu ve İnaloğulları devri kitabeleri bulunmaktadır. Türk’ü Diyarbakır’a dün gelmiş gibi anlatanların karşısında yaklaşık dokuz asırdır duran taş belgeler bunlardır.
1095 yılında Âmid, Türk Emîri Sadr’a verildi. Ardından kardeşi İnal, 1183’e kadar hüküm sürecek İnaloğulları hanedanını kurdu. Diyarbakır’ın Silvan ilçesindeki Ulu Cami de Artuklu Emîri Necmeddin Alpı tarafından 1152-1157 yılları arasında yaptırıldı.
Daha sonra şehir, Oğuzların Döğer boyuna mensup Türkmen Artukluların önemli merkezlerinden biri oldu. Artukluların kullandığı Alp, Sagun, İnanç, Kutluğ ve Yabgu gibi unvanlar, eski Türk devlet geleneğinin bölgede sürdüğünün açık göstergesidir. Mesudiye ve Zinciriye medreseleri, İçkale’deki Artuklu Sarayı, Ulu Beden ve Yedi Kardeş burçları bu devrin eserleridir.
Yedi Kardeş Burcu 1208-1209 yıllarına tarihlenir. Dış yüzünde kitabe, çift başlı kartal ve kanatlı aslan kabartmaları vardır. Artuklu Sarayı’nda yerden ısıtma sistemi, su kanalları, mozaikli havuz ve dört eyvanlı divanhâne ortaya çıkarılmıştır. El-Cezerî de su saatlerini, otomatik düzeneklerini ve mekanik araçlarını 1206 yılında Diyarbakır’daki bu Artuklu kültür ortamında geliştirmiştir.
Yani Türk, Diyarbakır’a yalnız kılıçla gelmedi; devlet kurdu, medrese açtı, burç yükseltti, mühendis yetiştirdi ve taşın üzerine adını kazıdı.
1401 yılında şehir Kara Yülük Osman Bey’e verildi ve Akkoyunlu hâkimiyeti başladı. Akkoyunlular, Oğuzların Bayındır boyuna mensup bir Türkmen hanedanıdır. Âmid, Akkoyunlu devletinin siyasî merkezi oldu. Uzun Hasan devleti büyüttükten sonra merkezi Âmid’den Tebriz’e taşıdı. Cümlenin Türkçesi gayet açıktır: Tebriz’den önce Akkoyunlu Türkmen devletinin başkenti Diyarbakır’dı.
Şeyh Safâ Camii, Şeyh Matar Camii, Aynı Minare Camii ve Uzun Hasan Zaviyesi Akkoyunlu döneminin şehirdeki izleridir. Bunlar sosyal medya yorumu değil; mimari eser, vakfiye, kitabe ve tahrir kaydıdır.
Diyarbakır 1515’te Osmanlı idaresine girdi ve yüzyıllarca önemli bir eyalet merkezi olarak kaldı. Fatih Paşa Camii, Deliller Hanı, Hasan Paşa Hanı, Behram Paşa ve İskender Paşa camileri bu devamlılığın Osmanlı halkalarıdır.
Şimdi soralım: Bir şehirde Türkmenler yerleştirilmişse, Türk muhafızlar görev yapmışsa, Selçuklu sultanının kitabesi varsa, Türk emirlikleri hüküm sürmüşse, Oğuzların Döğer boyundan Artuklular saray ve medrese kurmuşsa, Bayındır boyundan Akkoyunlular burayı başkent yapmışsa, ardından Osmanlı idaresi yüzyıllarca devam etmişse o şehir nasıl Türk yurdu sayılmayacaktır?
Diyarbakır’ın Türk yurdu olduğunu söylemek, burada yaşamış veya bugün yaşayan başka toplulukları inkâr etmek değildir. Yurt, yüzde yüz etnik homojenlik demek değildir. İstanbul’da Roma ve Bizans’ın bulunması İstanbul’u Türk yurdu olmaktan çıkarmadığı gibi, Diyarbakır’ın kadim ve çok katmanlı tarihi de yaklaşık bin yıllık Türk varlığını hükümsüz kılamaz.
Türkçülük, başkasının mezar taşını kırmak değil; Türk’ün kitabesini kırdırmamaktır. Başkasının varlığını silmek değil; Türk’ün varlığını sildirmemektir. Bu yazının muhatabı herhangi bir halk değil, tarihi makaslayıp şehirlerimizi yabancı projelerin renkli haritalarına ekleyen etnik ayrılıkçılıktır.
O masa başı haritacıları yine de çizmeye devam etsinler. Diyarbakır’a sınır, Hakkâri’ye başkent yıldızı koysunlar. Madem hayal kurmak bedava, Diyarbakır’a deniz, Lice’ye marina, Ergani’ye boğaz köprüsü, Hakkâri’ye de kruvaziyer limanı çizsinler. Suriçi’ne gümrük kapısı, Dağkapı’ya pasaport bürosu eklemeyi de unutmasınlar.
Sonra kurucu meclislerini sehpanın etrafında toplasınlar. Dışişleri bakanı renkli kalem kutusu, savunma bakanı plastik cetvel, maliye bakanı yedek toner olsun. Merkez bankalarını kırtasiyeye, genelkurmaylarını fotokopiciye kursunlar. Millî marşlarını da yazıcının “kâğıt sıkıştı” uyarı sesiyle bestelesinler.
Bayraklarını çıktı alsın, paralarını fotokopiyle çoğaltsın, pasaportlarını çizgili defterden hazırlasınlar. Sonra birbirlerine “Devletimiz hayırlı olsun” deyip haritanın başında topluca poz versinler. Tanınmak için de önce evdeki buzdolabının kapağına mıknatısla assınlar; belki mutfaktan diplomatik tanıma gelir.
Tek sorun şu: Tarih Photoshop’la, devlet de yazıcı kartuşuyla çalışmıyor.
Bir Melikşah kitabesi onların bin sloganından, Yedi Kardeş’in tek bir bazalt taşı bütün renkli atlaslarından, Diyarbakır surlarının bir burcu kâğıttan devletlerinden daha ağırdır.
Haritalarını güzelce katlayıp ceplerine koysunlar. Cetvellerini de hatıra diye saklasınlar; belki bir gün gerçekten işe yarar da düz çizgi çizmeyi öğrenirler.
Sonra Ulu Cami’nin kitabesine bakıp üç nokta yazsınlar; Diyarbakır’ın kara bazaltı karşısında da mal mal kalsınlar.
Muhittin Çaçan
Yorum Yap