Siyasette konjonktür değiştiğinde söylem değiştirmek en kolay yoldur. Köşeye mi sıkıştınız, dışarıdan baskı mı arttı? ABD, Avrupa ve İsrail’in Suriye ile Ortadoğu’ya biçtiği yeni haritalara ve politikalara uyum sağlamak için hemen bir gece çıkıp yılları devirmiş kırmızı çizgileri esnetir, bambaşka bir tartışma başlatırsınız. Ama bu işler televizyon ekranındaki iki süslü lafla çözülmüyor işte. Yıllarca nefretle, “öteki” korkusuyla doldurduğunuz insanlara sırf dış siyasetteki dayatmalara ayak uydurmak için bir gecede “tamam, artık barışıyoruz” diyemezsiniz. İnsan beyni de toplum psikolojisi de bir şalter değil ki pat diye kapatıp açasınız.
Buradaki asıl mesele şu: Yıllarca belli bir gazla yüklenmiş, milliyetçi duyguları köpürtülmüş bir taban var. Şimdi bakıyorlar; peşinden gittikleri liderler sırf Ortadoğu’daki yeni denklemlere uyum sağlamak, küresel aktörlerin öngördüğü siyasete entegre olmak için bambaşka bir dilden konuşmaya başlamış. İnsanlarda müthiş bir kafa karışıklığı, aldatılmışlık hissi ve öfke birikiyor.
Ve tam bu noktada, kimsenin yüksek sesle soramadığı o kahredici soru akıllara düşüyor: Madem bu iş bir iki kelamla, bir masanın etrafında konuşulabiliyordu; o zaman bu ülkenin evlatları neden toprağa düştü?
Oysa Immanuel Kant’ın da altını çizdiği gibi; barış sadece temenni edilen bir şey değil, insan olmanın ve ahlakın gereğidir. Dünyada barış isterken kendi ülkemizde savaşı, şiddeti, kaosu kimse istemez; bunu isteyen zaten insanlıktan nasibini almamıştır. Savaşın maliyeti her zaman barıştan daha ağırdır. Elbette barışı inşa etmek, kanı ve kaosu durdurmak en yüce gayedir. Ancak bedel ödeyen, can kaybeden, yerinden yurdundan olan; evladını, babasını, kardeşini toprağa veren insanlara ne yaşandığını açıklamak zorundasınız. İnsanlara bir izah borçlusunuz ki yeni kaoslar doğmasın, kimse kimseden nefret etmesin, herkes sevgi ve barış dolu bir dünyada yaşayabilsin.
Ama siz ne yaptınız? Yıllarca bu halka nefret aşıladınız. Çocuklar “öteki” korkusuyla büyütüldü. Ocaklara ateşler düşürüldü; gencecik insanlar yaşamını yitirdi, gazi oldu, bedenini ve gençliğini dağlarda, arazilerde, mağaralarda bıraktı. Aileler gözyaşıyla, kinle, öfkeyle beslendi.
İşin en acı tarafı da bu ya: Sebebi ya da koşulu ne olursa olsun, bu topraklarda en büyük bedeli anneler ödedi. Askere giden evladını bayrağa sarılı tabutla karşılayan Türk annesi de; çocuğu dağa gitmiş, iradesi dahilinde ya da dışında evladını kaybetmiş Kürt annesi de aynı evlat acısıyla kavruldu. Belki aynı aileden bir oğul asker, diğeri dağda karşı karşıya geldi; ikisi de toprağa düştü. Adı, üniforması, kimliği ne olursa olsun gözyaşının rengi değişmedi, acı ortak bir acı olarak kaldı. Kırk yıl önce, yüz yıl önce çözülebilecek, masada bitirilebilecek bir sorunu sırf kendi iktidarlarınız ve siyasi çıkarlarınız uğruna katlayıp katlayıp bugüne getiren siz siyasetçiler, bu ortak acının birinci dereceden sorumlusunuz. Bugün meclis kürsülerinden ya da parti salonlarından söylediğiniz üç beş iddialı söz, o annelerin gözyaşını kurutmaya yetmiyor.
Şimdi aynı siyaset mekanizması çıkıp “Biz yeni bir sayfa açıyoruz” dediğinde, o insanlar içinden sormaz mı: “Madem barış bu kadar kolay bir cümleydi, benim çektiğim acı neydi? Neden yıllarca bizi birbirimize düşman ettiniz?”
Ama sorun şu ki; bu insanlar gidip kendi partilerine, Milliyetçi Hareket Partisi’ne ya da AK Parti’ye “Siz dünün hesabını nasıl vereceksiniz?” diye hesap soramıyor. Siyasetçilere sorulamayan bu ağır soru, insanın içinde zehirli bir birikintiye dönüşüyor.
İşte psikolojinin çok temel kuralı tam burada işliyor: Yön değiştirmiş öfke.
Gücü yukarıdakine yetmeyen, hırsını kendi siyasetçisine kusamayan kitleler, öfkesini çıkarabileceği en zayıf halkayı arıyor. Zonguldağ’a, Karadeniz’e ekmek parası için, fındık toplamaya gelen Kürt işçileri, çocukları, gençleri, kadınları gözüne kestiriyor. O tarlada taşlanan, küfür yiyen, tehdit edilen çocuklar, gençler ve kadınlar; aslında o insanların dış politikadaki dayatmalara uyum sağlamak için attığınız nutuklara karşı kendi içinde yaşadığı sıkışmışlığın, dünün gazisine, şehidine ve cevapsız kalan sorularına karşı duyduğu hıncının kurbanı oluyor.
Oysa dönüp bu toprakların tarihine bakmak lazım. Yüzyıllardır, Osmanlı’dan bugüne bu coğrafyanın köklerinde kimlik yarıştırmak, insanı ırkından ötürü dışlamak yoktur. Doğu’ya, Güneydoğu’ya yolu düşen hangi insan —Türk’ü, Laz’ı, Çerkez’i, yabancısı kim olursa olsun— kimliğinden ötürü bir ayrımcılığa uğramıştır? Tam aksine, en yoksul evde bile kapıdan geçene bir kap yemek, bir bardak çay ikram etmek atalardan gelen bir kültürdür, insani bir zorunluluktur. İnsanları ırkıyla, kimliğiyle yargılamayan, misafirperverliği yaşam biçimi haline getirmiş bir halk gerçekliği var karşımızda.
Daha da ötesi var: Bu ülkede yakın tarihte köyleri yakılan, evlerinden edilip bir gecede büyük şehirlerin varoşlarında açlığa, yoksulluğa mahkum edilen, ana dili yüzünden baskı gören yüz binlerce Kürt insanı yaşadı. Ama bu insanlar yaşadıkları ağır mağduriyetlerin faturasını hiçbir zaman sıradan Türk vatandaşına kesmedi. Çektiği acının sorumlusunun dönemin hükümetleri ve siyasetçileri olduğunu bilecek bir siyasi olgunluk gösterdi; komşusuna, iş arkadaşına, sokaktaki vatandaşa kin gütmedi.
Bugün ise ne yazık ki tam tersi bir tabloyla karşı karşıyayız. Küreselleşen dünyada kimsenin kimseye kimliğini sormadığı bir çağda; yabancı işçilerin bile serbestçe çalışabildiği tarlalarda, bu ülkenin asli unsuru olan Kürt işçilerin, kadınların ve çocukların sırf kimlikleri yüzünden saldırıya uğraması, toplumsal siyasi kültürün ne kadar sığlaştırıldığının acı bir göstergesidir.
Peki bu nefreti dindirmenin yolu nedir? Ankara’daki parti genel merkezlerinde kapalı kapılar ardında toplantı yapmak mı, yoksa meclis kürsüsünden iki süslü cümle kurmak mı?
Hayır. Bu nefreti siz siyasetçiler aşıladınız, bitirmek de sizin sorumluluğunuzdur. Yıllarca toplumun zihnine bu nifak tohumlarını ekenler; gerekirse tek tek illere, Zonguldak’a, Trabzon’a, Kastamonu’ya, Bursa’ya inmek zorundadır. Her Türk siyasetçisinin sahaya inip tabanına yüksek sesle söylemesi gereken tarihi gerçek şudur: “Biz daha bu topraklara gelmeden önce de Kürtler buradaydı. Biz kendi siyasi çıkarlarımız, kendi statülerimiz için size bu nefreti yanlış öğrettik. Bu insanların hiçbir suçu yok. Bu kini biz körükledik, şimdi de biz bitiriyoruz.”
Siyasetçiler için ekran karşısına geçip dünkü nutukları unutturmak bir basın toplantısı kadar kolay olabilir. Ama o gürültünün faturası sahada çok ağır ödeniyor. Yıllarca topluma empoze ettiğiniz o nefreti, insanlarla yüzleşmeden, kendi yanlışınızla hesaplaşmadan ve acı çekenlere bunun hesabını vermeden dış politikadaki bir manevrayla yok edemezsiniz. Yoksa siyasetçilerin yukarıda ikbal uğruna uzattığı el, aşağıda garibanın tepesine inen taş olmaya devam eder.
AYFER DİCLE
Yorum Yap