Devletler bir günde yıkılmaz; yalnızca yıkıldıkları gün fark edilir.
Çöküş önce sınırlarda değil, kavramlarda başlar. Emanete “ganimet”, israfa “itibar”, dalkavukluğa “sadakat”, suskunluğa “devlet terbiyesi”, liyakatsizliğe “bizden biri” denilmeye başlandığında kalelerin burçları hâlâ ayakta olabilir; fakat devletin iç sütunları çoktan çatlamıştır.
Selçuklu–Osmanlı Türkiyesi’nin tarihini, yalnızca zaferlerin alkışlandığı bir kahramanlık albümü gibi değil; yükselişin ve çözülüşün sebeplerini gösteren büyük bir düşünce kitabı gibi okumamız gerekir. Çünkü tarih, geçmişi övmek için değil, gelecekte aynı hataları tekrarlamamak için vardır.
Tarihten yalnızca gurur devşirenler, onun ikazlarını duyamazlar.
Para, din ve siyaset birbirinden koparılamaz üç temel kuvvettir. Para devletin hareket kabiliyeti, siyaset ortak iradenin yönetimi, din ise toplumun ahlak ve anlam dünyasının önemli kaynaklarından biridir. Ancak bu üç kuvvet adaletle dengelenmediğinde birbirini tamamlamaz; birbirini zehirler.
Para hukuktan ayrılırsa servet değil tahakküm üretir.
Siyaset ahlaktan ayrılırsa hizmet değil saltanat üretir.
Din vicdandan ayrılıp günlük hesapların aracına dönüştürülürse birlik değil güvensizlik üretir.
Buradaki eleştiri paraya, siyasete veya inanca değildir. Eleştiri; bunları şahsi çıkarın hizmetine sokan anlayışadır. İnanç değil, inancın istismarı; siyaset değil, siyasetin ilkesizliği; para değil, kamu kaynağının sorumsuzca kullanılması sorgulanmalıdır.
Selçuklu’yu yalnızca at sırtında fetih yapan bir güç sananlar onun kervansaraylarını, ticaret yollarını, ikta sistemini, limanlarını ve mali düzenini okumamıştır. Anadolu’nun vatan hâline gelmesini sağlayan yalnızca kılıç değildi. O kılıcın arkasında hukuk, üretim, yol güvenliği, ticaret ve teşkilat vardı.
1243 Kösedağ yenilgisi de yalnızca bir meydan savaşının kaybedilmesi değildi. Merkezi otoritenin zayıflaması, iktidar mücadeleleri ve devlet iradesinin dağılması dışarıdan gelen darbeyi ağırlaştırmıştı. Tarih burada bize gayet açık bir şey söyler: Dış baskılar, içerideki kurumsal zayıflıkları bulduğunda etkili olur.
Bunu söylemek birilerini suçlamak değil, tarihsel sorumluluğu doğru yere koymaktır. Çünkü felsefe, sürekli bir düşman arama sanatı değil; insanın önce kendi payına düşen sorumluluğu görebilme cesaretidir.
Osmanlı Devleti de bir gecede yıkılmadı. Bir imparatorluğu altı asır yaşatan devlet aklı bir sabah ansızın ortadan kaybolmadı. Tımar düzeninin bozulması, vergi adaletinin sarsılması, üretim ile askerî yapı arasındaki bağın zayıflaması, bürokrasideki nüfuz mücadeleleri, bilim ve sanayideki dönüşümün gerisinde kalınması uzun bir çözülmenin parçalarıydı.
Kapitülasyonların ekonomik bağımlılığa dönüşmesi ve nihayet Düyun-u Umumiye’nin devlet gelirleri üzerinde belirleyici hâle gelmesi, mali egemenliğin ne kadar hayati olduğunu gösterdi. Bir devletin bayrağı gökyüzünde dalgalanırken bütçesi başkalarının denetimine giriyorsa görünürde hüküm sürer; gerçekte ise hareket alanı giderek daralır.
Bu gerçeği dile getirmek ne karamsarlık ne de felaket tellallığıdır. Asıl tehlike, sorunları söylemek değil; sorunları söyleyenleri susturarak sorunların kendiliğinden ortadan kalkacağını sanmaktır.
İbn Haldun’un “asabiyet” kavramıyla anlattığı ortak dayanışma ve müşterek gelecek duygusu zayıfladığında devlet, toplumun ortak çatısı olmaktan çıkarak farklı çıkarların çekişme alanına dönüşür. Herkes sofradan daha büyük pay almaya çalışırken sofrayı taşıyan ayakların kırıldığını kimse fark etmez.
Sonra masa devrilir ve herkes hayretle aynı soruyu sorar:
“Bu hâle nasıl geldik?”
Nasıl olacak? Hakikati söyleyenlerin sesinden rahatsız olup hoşumuza giden yalanları alkışlayarak… Ehliyeti değil yakınlığı, fikri değil tarafı, eseri değil gösteriyi ölçü kabul ederek… Her yanlışta sorumluluğu görünmez birilerine yükleyip kendi payımıza düşen muhasebeden kaçarak…
Kant’ın “Aklını kullanma cesaretini göster” çağrısı yalnızca bireyler için değildir. Milletler de başkasının aklıyla düşünmeye, hazır kalıplarla konuşmaya ve her soruya ezberlenmiş cevaplar vermeye başladığında zihinsel vesayet altına girer. Zihinsel bağımsızlığını kaybeden bir toplumun ekonomik ve siyasi bağımsızlığını uzun süre koruması kolay değildir.
Hegel’in meşhur benzetmesinde Minerva’nın baykuşu ancak alacakaranlık çöktüğünde uçar; yani insan, bir dönemin anlamını çoğu zaman o dönem kapanırken kavrar. Bizim vazifemiz, tarihin ne söylediğini enkaz kaldırıldıktan sonra anlamak değil; henüz vakit varken düşünmek, konuşmak ve hukuk içinde tedbir almaktır.
Tarih kader değildir. Tarih, zaman içinde birikmiş insan tercihlerinin sonucudur.
Bu sebeple Abdülhak Molla’nın yaklaşık iki asır öncesinden gelen ikazı hâlâ önemlidir:
“Hazır ol cenge, eğer ister isen sulh u salâh.”
Bu söz, herhangi bir kişiye, topluluğa veya ülkeye karşı saldırı çağrısı değildir. Şayet bir saldırı çağrısı kaleme almak istesem, onu da üstü kapalı imaların arkasına saklamaz; ulu Türkçümüz Atsız Bey’in “Ey Benito Mussolini!” diye başlayan dizelerindeki meydan okuyuşla, açıkça ve gür bir sesle yazardım. Ama bu metnin muradı öfke üretmek değil, irade uyandırmaktır; hedefi herhangi bir insan veya toplum değil, gaflet, acz ve hazırlıksızlıktır. Burada anlatılan, savaş aramak değil; savaşa mecbur kalmayacak kadar güçlü, barışı dilenmeyecek kadar hazırlıklı olmaktır. Barışın; akıl, hukuk, hazırlık, üretim ve caydırıcılıkla korunabileceğini anlatan bir devlet felsefesidir. Hazırlıksız bir barış, çoğu zaman karşı tarafın iyi niyetine bırakılmış kırılgan bir bekleyiştir.
“İstiklâl Harbi geliyor” derken de kastım, milletin bir kesimini diğerine karşı kışkırtmak veya insanları çatışmaya çağırmak değildir. Aksine, milletin tamamını hukuk, ortak akıl ve müşterek gelecek düşüncesinde buluşturacak yeni bir bağımsızlık sınavından söz ediyoruz.
Bu sınavın cephesi sokaklar değil; okullar, üniversiteler, fabrikalar, tarlalar, mahkemeler ve araştırma merkezleridir. Bu mücadelenin araçları öfke ve şiddet değil; hukuk, bilgi, üretim, liyakat ve ahlaktır.
Karşımızda halkın herhangi bir kesimi yoktur. Karşımızda bağımlılık, savurganlık, kurumsal zayıflık, bilgi yoksunluğu ve sorumluluktan kaçma alışkanlığı vardır.
Kimsenin kimseye karşı bilenmesine değil, herkesin kendine gelmesine ihtiyacımız var. Çünkü bir milletin en büyük kuvveti, birbirinden nefret eden kalabalıklar değil; farklılıklarına rağmen ortak hukukta buluşabilen yurttaşlardır.
Mızmızlanmanın âlemi yoktur. Tarih, sürekli mazeret üretenleri değil; hatasıyla yüzleşip ayağa kalkabilenleri yazar. Dün bizi kimin yanılttığını konuşmak yetmez; bugün neden hâlâ kolayca yanılabildiğimizi de sormamız gerekir.
Ama telaşa da lüzum yok!
Biz her ihtimale karşı olağanüstü hazırlıklıyız: Telefonlarımız şarjda, sloganlarımız ezberde, profil fotoğraflarımızda bayrak var. İki başlık okuyup iki bin yıllık devlet meselelerini çözüyor, üç dakikalık videolarla tarih felsefesi yapıyoruz. Ekonomide üretim, yönetimde liyakat, eğitimde nitelik konuşulunca konuyu hemen değiştiriyor; ardından dünyaya nasıl nizam vereceğimizi anlatıyoruz.
Bir sorun çıkarsa etiket açarız.
Bir kurum zayıflarsa paylaşım yaparız.
Bir eleştiri gelirse yorumları kapatırız.
Ne var ki tarih, yorumları kapatmaz.
Tarih kapıya dayanmış…
Biz hâlâ telefonun zil sesini “Ceddin Deden, Neslin Baban” yapınca cihan devletini yeniden kurduğumuzu sanıyoruz.
Mehter çalıyor, zil çalıyor…
Fakat uyanan yok!
Muhittin Çaçan
Yorum Yap