Tarih, geçmişte kalmış hadiselerin soğuk bir dökümü değildir. Tarih, unutan milletlerin önüne yeniden konulan, vadesi gecikmiş bir faturadır. Bu faturayı okuyamayanlar, geçmişte yaşananları birbirinden kopuk hadiseler zanneder; bir milletin nasıl hazırlandığını, bir devletin nasıl gevşetildiğini ve bir coğrafyanın nasıl adım adım değiştirildiğini anlayamaz. Çünkü tarihî yıkımlar çoğu zaman büyük bir gürültüyle başlamaz; önce kelimeler değişir, ardından semboller sıradanlaştırılır, en sonunda fiilî durum “Zaten yıllardır böyleydi” denilerek kabul ettirilir.
Orhun Yazıtları, Türk milletini yalnız düşmanın kılıcına değil; tatlı söze, yumuşak ipeğe ve gaflete karşı da uyarmıştı. Yusuf Has Hacib adaleti, Nizamülmülk liyakati devletin direği saymıştı. İbn Haldun ise devletlerin kurucu dayanışmalarını kaybettiklerinde ihtişamlarının içi boş bir kabuğa dönüştüğünü anlatmıştı. Hegel’in meşhur benzetmesiyle Minerva’nın baykuşu ancak alacakaranlıkta uçmaya başlar; yani insan, yaşananların anlamını çoğu zaman iş işten geçtikten sonra kavrar. Fakat devlet aklı için her defasında karanlığın çökmesini beklemek hikmet değil, gecikmedir.
1804’te başlayan Sırp Ayaklanması bir sabah ansızın ortaya çıkmadı. Yeniçeri dayılarının baskısı, merkezî otoritenin zayıflaması, yerel güçlerin büyümesi, Avrupa’dan yayılan milliyetçilik düşüncesi ve Rusya ile Avusturya’nın çıkar hesapları aynı zeminde birleşti. Kara Yorgi’nin başlattığı hareket, 1815’te Miloş Obrenoviç önderliğinde yeni bir aşamaya geçti. Dil, kilise, tarih anlatısı ve eğitim faaliyetleri ise siyasî kimliğin harcını hazırladı. Önce kültürel farklılık belirginleştirildi, ardından siyasî temsil talebine, nihayet ayrı egemenlik arayışına dönüştürüldü.
Yunan isyanı da 1821’de gökten inmedi. 1814’te kurulan Filiki Eterya, Avrupa’daki Helen hayranlığı, Rum ticaret çevreleri, kilise ağı, eğitim faaliyetleri ve büyük devletlerin müdahalesi yıllarca aynı hedef doğrultusunda çalıştı. 1821’de başlayan ayaklanma, 1827 Navarin baskınıyla askerî dengesini, 1830’da ise bağımsızlık sonucunu buldu. Osmanlı yöneticileri, yıllar boyunca biriken kültürel ve siyasî hazırlığı gereğince okuyamadı; mesele görünür hâle geldiğinde ise artık karşılarında birkaç levha veya birkaç bildiri değil, uluslararası destek kazanmış örgütlü bir hareket vardı.
Buradan çıkarılması gereken sonuç, “Farklı dil konuşan herkes ayaklanır” şeklindeki sığ ve tehlikeli genelleme değildir. Diller ayaklanmaz; insanlar, teşkilatlar ve siyasî programlar ayaklanır. Bir vatandaşın ana dilini konuşması, öğrenmesi ve kültürünü yaşatması başka; o dili ortak vatandaşlığın dışına çıkararak ayrı bir kamusal alanın ve egemenlik iddiasının sınır işaretine dönüştürmek başkadır. Tarih bize dili düşman saymayı değil, dil üzerinden yürütülen siyasî mühendisliği zamanında okuyabilmeyi öğretir.
Osmanlı’nın hatası farklı dilleri tamamen ortadan kaldırmaması değildi. Asıl hata, kültürel hayatla siyasî egemenlik arayışı arasındaki sınırın aşındığını zamanında görememesi; dış müdahaleyi, örgütlenmeyi ve merkezî çözülmeyi küçümsemesiydi. Küçük görülen işaretler büyüdü, geçici sanılan talepler kalıcılaştı, mahallî kabul edilen meseleler uluslararası pazarlık konusu hâline geldi. Sonunda Balkanlar’dan Anadolu’ya milyonlarca insanın canıyla, toprağıyla ve hatırasıyla ödenen ağır bir fatura ortaya çıktı.
Bir devletin veya toplumun çözülmesi için herkesin eline balyoz alması gerekmez. Bazıları duvardaki taşı söker, bazıları söküleni görüp susar, bazıları da bina çöktükten sonra enkazın üzerine çıkıp en yüksek sesle bağırır. Tarih bakımından ikinci ve üçüncü grubun sorumluluğu da küçümsenemez. Çünkü uzun süre devam eden sessizlik, yanlışın yerleşmesine alan açar; felaketten sonra gösterilen gürültülü tepki ise geçmişteki suskunluğu ortadan kaldırmaz.
Psikolog John Darley ile Bibb Latané’nin 1968’de gerçekleştirdiği çalışma, bir acil duruma birden fazla kişinin tanık olduğunu düşünen bireylerde sorumluluk duygusunun dağılabildiğini ve müdahalenin gecikebildiğini göstermişti. Herkes, “Nasıl olsa bir başkası ilgilenir” diye düşündüğünde sonunda hiç kimse ilgilenmeyebilir. Toplumların tarihî meseleler karşısındaki tavrı da zaman zaman buna benzer: Biri devletin göreceğini, diğeri aydının yazacağını, bir başkası yetkililerin müdahale edeceğini düşünür. Yıllar geçer; sonra aynı insanlar meydana çıkıp “Bunu nasıl kimse görmedi?” diye sorar. Oysa “kimse” dedikleri kalabalığın içinde kendileri de vardır.
Kurgusal bir kasaba düşünelim. Çarşının ortasında yüzlerce yıllık taş bir kemer bulunsun. Bir gün kemerden küçük bir taş sökülsün. Bekçi, “Bir taştan ne olacak?” desin. Ertesi yıl ikinci taş alınsın; esnaf, “Ticaretimiz devam ediyor, huzurumuzu bozmayın” diye karşılık versin. Zamanla kemerin üzerindeki kitabe değiştirilsin, ardından birkaç taşı daha yerinden oynatılsın. Herkes görsün fakat hiç kimse sorumluluğu üzerine almasın. Kemer çöktüğü gün ise yıllarca sessiz kalan bekçi, enkazın üzerine çıkıp megafonla bağırmaya başlasın: “Bu tarihî yapıyı kim yıktı?”
Kasaba halkının bekçiye vereceği cevap açıktır: “Sen yapıyı korumadın; yalnızca yıkılışına seyirci kaldın. Şimdi enkazı kürsü, felaketi de gösteri malzemesi yapıyorsun.” Çünkü samimiyet, olay gerçekleştikten sonra sesini yükseltmek değil; ilk taş yerinden oynatıldığında sorumluluk almaktır. Yıllarca süren sessizliğin üzerine kurulan son dakika kahramanlığı, hassasiyet değil; gecikmiş bir itibar tamiratıdır.
Diyarbakır’daki farklı dillerde hazırlanmış yön levhaları tartışması da bugün doğmuş değildir. Mesele 2010 yılında kamuoyunun gündemine girmiş; iki dilli levhaların asıldığına ilişkin haberler ve 97 yerleşim birimini kapsayan belediye meclisi kararı tartışılmıştır. Dolayısıyla bugün yaşanan, bilinmeyen bir olayın ortaya çıkması değil; yıllardır bilinen bir meselenin bazı çevrelerce yeni fark edilmesidir. Yeni olan tabela değil, onların uyanış saatidir.
Tek başına bir yön levhası elbette devlet kurmaz. Fakat “iki bayrak”, “iki resmî dil”, “özerklik”, “kanton” ve ayrı idarî statü gibi söylemlerle aynı dizinin içine yerleştirildiğinde artık yalnız yol tarif etmez; siyasî bir yönü de işaret etmeye başlar. Tarihçi levhanın kaç vida ile tutturulduğuna değil, sembollerin meydana getirdiği bütüne bakar. Çünkü egemenlik yalnız ordularla değil; dil, sembol, kurum, alışkanlık ve meşruiyet üzerinden de görünür hâle gelir.
Mesele herhangi bir dile veya vatandaşa düşmanlık değildir. Millî devlet vatandaşını dışlamaz; farklılıkları ortak hukuk içinde yaşatır, fakat egemenliğine ortak çıkarmaz. Türkçe Cumhuriyet’in ortak dili, Türk bayrağı ortak egemenliğimizin simgesidir. Ortak çatıyı savunmak kimsenin evindeki dili susturmak değil; o çatının üzerine ikinci bir egemenlik katı çıkılmasına izin vermemektir. Bu ayrımı yapamayanlar ya meseleyi gerçekten anlamıyor ya da anlamaz görünmenin rahatlığını tercih ediyor.
Asıl sorgulanması gereken, yıllarca devam eden gelişmeler karşısında sessiz kalanların bugün neden birdenbire tarih muhafızı kesildiğidir. Samimiyetin ölçüsü tepkinin yüksekliği değil, tutumun sürekliliğidir. 2010’da susup bugün büyük harflerle bağırmak, geçmişteki seyirciliği ortadan kaldırmaz. Bir yıkımın bütün aşamalarını locadan izleyip perde kapandıktan sonra sahneye atlamak kahramanlık değildir. En fazla, gösteri bittikten sonra yanlış kapıdan salona girmektir.
Sosyal medya ise bu gecikmiş uyanışı büyük bir tiyatroya çeviriyor. İsimlerinin önünde bir yığın taka tuka unvan, cümlelerinin içinde koca bir laga luga bulunan yeni zaman stratejistleri; üç bayrak emojisi, sekiz ünlem ve “KİMSE KONUŞMUYOR!” başlığıyla yıllardır konuşulan meseleyi yeniden keşfediyor. Biri levhaya iki kelime yazınca devlet kurduğunu sanıyor, öteki eski levhayı bugün görünce memleketi tek başına kurtardığına inanıyor. Birinin projesi iki vida ile bir tabela, diğerinin savunma planı üç slogan ile bir profil fotoğrafından ibaret…
Bunlar bu hızla yakında 1804 Sırp Ayaklanması’nı duyurup “Balkanlar karışıyor!” diye paylaşırlar. Ertesi gün Navarin için canlı yayın açar, ardından haritayı ters tutan bir uzman çıkıp Kösedağ’ı yeni yapılmış otoyol kavşağı sanarak millete tarih anlatır. Alt yazı yine hazırdır: “Bunu da mı kimse görmüyor!!!”
Gördük efendim, gördük… Siz yalnızca on altı yıl geciktiniz. Geç uyanana günaydın denir; tarih şuuru beratı verilmez. Zihinleri uçak modunda, hafızaları çevrimdışı; fakat cehaletleri maşallah sınırsız internete bağlı!
Muhittin Çaçan
Yorum Yap