METAVERSE: ÜTOPYA MI, DİSTOPYA MI?
Bir tarihçi için gelecek hakkında yazmanın küçük bir kusuru vardır: Elimizde gelecekten kalmış belge yoktur. Fakat insanlık, geçmişte bıraktığı sicille yarın hakkında yeterince ihbarda bulunmuştur. Tarih birebir tekerrür etmez; insan aynı hevesleri, korkuları ve yanılgıları yeni kıyafetlerle tekrarlar. Dün kale yaptığımız yere bugün veri merkezi, sur diktiğimiz yere güvenlik duvarı, fedai gönderdiğimiz yere algoritma koyuyoruz. Sonra da buna “yeni dünya” diyoruz.
Metaverse de insanlığın eski bir arzusunun teknolojik ambalajıdır: Yaşadığı dünyayı düzeltemeyen insan, yenisini kurmak ister. Davetiye her zamanki gibi parlaktır: Mesafeler kalkacak, eğitim yaygınlaşacak, herkes dilediği kimlikle özgürleşecek… Gerçek hayatta komşusuna selam vermeyen insan sanal evrende kardeşlik kuracak; dünyada kirayı ödeyemeyen yurttaşa dijital arsa satılacak; iki cümleyi yüz yüze kuramayanlar başlarına gözlük takınca medeniyet inşa edecekler. Cennetin kapısında artık melek değil, kullanıcı sözleşmesi bekliyor.
Ütopya, insanın iyi bir düzen kurma hayalidir; distopya ise bu düzenin insanı özgürleştirmek yerine ölçen, sınırlayan ve tek tipleştiren bir mekanizmaya dönüşmesidir. İkisinin arasındaki mesafe bazen yüzyıllar değil, okumadan işaretlediğimiz küçücük bir kutudur: “Şartları okudum ve kabul ediyorum.” Elbette okumadık. Çağımızın en yaygın bağlılık yemini, okunmadan veriliyor.
Metaverse’ün iki ihtimalini anlamak için XI. yüzyılın Selçuklu coğrafyasına bakmak yeterlidir. Bir tarafta Alp Arslan ve Melikşah dönemlerinin kudretli veziri Nizamülmülk; diğer tarafta 1090’da Alamut Kalesi’ni ele geçirerek Nizârî İsmailî hareketinin merkezini kuran Hasan Sabbah…
Tarihçi ihtiyatını elden bırakmayalım: Hasan Sabbah çevresinde anlatılan “sahte cennet”, haşhaş ve körü körüne itaat hikâyelerinin önemli bir kısmı düşman kaynaklarının ve sonraki yüzyılların efsaneleriyle karışmıştır. Ancak tarihsel hafızada bu iki isim, iki ayrı siyaset tarzının sembolü hâline gelmiştir: Nizamülmülk kurumun, Hasan Sabbah kapalı ağın; biri düzenin, diğeri görünmeyen nüfuzun temsilcisidir.
Devrin “Hasan Sabbahçıları” da tek tip değildi. Dâîler öğretiyi yayar ve yerel bağlar kurar, fedâîler yüksek riskli görevleri üstlenir, Alamut’a bağlı kaleler ise dağınık toplulukları birbirine bağlardı. Hasan Sabbah’ın asıl mahareti efsanelerdeki bahçeden çok bu ağ mimarisindeydi. Her Nizârîyi elinde hançerle dolaşan suikastçı saymak, bugün her internet kullanıcısını siber korsan saymak kadar tarihçiliktir; yani pek az.
Nizamülmülk yalnızca vezirlik yapmadı; devlet işlerinin sağlıklı yürümesi için bilgiye, liyakate ve kuruma ihtiyaç bulunduğunu gördü. Nizamiye medreseleriyle eğitimi teşkilatlandırdı, Siyasetnâme ile hükümdara devletin hevesle değil usulle yönetileceğini hatırlattı. Bugün yaşasaydı metaverse’e bakıp önce gözlüğün çözünürlüğünü değil, hukukun çözünürlüğünü sorardı:
“Bu dijital şehrin mahkemesi nerede, arşivini kim tutuyor, çocuğu kim koruyor, yöneticiyi kim denetliyor?”
Biz ise muhtemelen, “Vezirim, bunları sonra konuşuruz; avatarıma pelerin aldım, nasıl olmuş?” derdik.
Metaverse’ün Nizamülmülk tarafı küçümsenemez. Öğrenci bulunduğu yere mahkûm olmadan derslere katılabilir, hekim ameliyatları güvenli simülasyonlarda çalışabilir, tarihî şehirler bilimsel verilerle yeniden kurulabilir. Müzeler duvarlarını aşar, uzak insanlar aynı çalışma masasının çevresinde buluşur. Teknoloji burada insanı dünyadan koparmadan dünyaya yaklaştırır.
Fakat bir de dijital Alamut ihtimali vardır. Bu kalenin taş duvarları yoktur; veriden örülmüştür. Kapısında muhafızlar değil, algoritmalar nöbet tutar. Kimse açıkça “Bana itaat et!” demez. Yalnızca neyi göreceğinizi seçer, sizi istediği anda öfkelendirir ve satın almanızı istediği şeyi kendi arzunuz zannetmenizi sağlar. Eski Alamut’a fedai yetiştirmek yıllar alıyordu; yenisi birkaç bildirimle mesaiyi tamamlıyor.
Çağımızın Hasan Sabbahçıları da dağ başında oturmuyor; yankı odalarında örgütleniyor. Dâînin yerini viral içerik üreticisi, fedâînin yerini doğruluğuna bakmadan saldıran ve paylaşan dijital gönüllü aldı. Eskiden bağlılık yemini veriliyordu, şimdi “beğen” tuşuna basılıyor. Medeniyet elbette ilerledi; yalnızca itaat biraz hızlandı.
Üstelik bu düzende insan yalnız müşteri değildir; aynı zamanda hammaddedir. Bakışımız, sesimiz, yüz ifademiz, korkumuz ve tereddüdümüz ekonomik değere çevrilebilir. Biz buna “kişiselleştirilmiş deneyim” deriz; görünmez kâtipler muhtemelen “ayrıntılı dosya” diyordur.
Eşitsizlik de çağın modasına uyup avatarını yenilemiştir. Gerçek dünyadaki sınıflardan kaçan insan, sanal dünyada “premium beden”, “özel bölge” ve “değerli arsa” satın alır. Feodalizmin sona erdiğini sanıyorduk; meğer yalnızca yazılım güncellemesi bekliyormuş. Üstelik aldığımız dijital toprağın tapusu sunucudadır: Sunucu kapanırsa kadastro memurunu hangi evrende arayacağımız henüz açıklanmadı.
Bu nedenle asıl soru, “Metaverse iyi mi, kötü mü?” değildir. Ateş ocağı da ısıtır, şehri de yakar. Sorulması gereken; bu dünyayı kimin kuracağı, hangi hukukla yöneteceği, veriyi kimin tutacağı ve çıkmak isteyen insana gerçekten çıkış izni verilip verilmeyeceğidir. Kod kanunun, şirket sözleşmesi anayasanın yerine geçerse sanal evren ütopya değil, ışıklı bir derebeylik olur. Taht görünmez olabilir; kulluk yine gerçektir.
Ne var ki bütün suçu teknolojiye ve algoritmaya atıp işin içinden çıkamayız. Hepimiz gerçeği değil, hoşumuza gideni gösteren küçük bir Alamut taşımak istiyoruz. Bizi eleştiren sesi susturuyor, bizi onaylayan sesi “hakikat” diye paylaşıyoruz. Nizamülmülk’ün kurumunu, aklını ve adaletini överken ilk bildirim sesiyle zihnimizdeki kaleye koşuyoruz.
Demek ki dilimiz Nizamülmülkçü, başparmağımız Hasan Sabbahçı…
Fazla uzağa bakıp Alamut’u da suçlamayalım: Hasan Sabbahçıyız aslında.
Madem vaziyet bu, ben de baş dâî olayım bari; ne yapayım? Alamut’un dijital şubesini açar, fedâîlere hançer yerine powerbank dağıtırız. Devir değişti üstadım: Bağlılık tam, şarj yüzde üç!
Muhittin Çaçan
Yorum Yap