47 GÜNLÜK UTANÇ: ŞEHİDİNE VE YAŞAYAN ŞAHİDİNE SAHİP ÇIKMAYAN MİLLETİN BATMASI HAKTIR
Kırk yedi gün…
Bir insanın vicdanını yoklamak için kırk yedi saniye yeterdi. Fakat bu devletin yaşayan kahramanlarının sesini gerçekten duymak tam kırk yedi gün sürdü.
Türkiye’nin 81 ilinden Ankara’ya gelen er şehit yakınları ve er gaziler, 13 Temmuz’dan itibaren Güvenpark’ta, ardından Kurtuluş Parkı’nda nöbet tuttular. Sadaka istemediler, lütuf dilenmediler, ayrıcalık talep etmediler. Aynı siperde, aynı kurşunun ve aynı mayının karşısında ödedikleri bedelin masa başında rütbeye göre parçalanmamasını istediler.
Çünkü kurşun rütbe sormadı ama mevzuat sordu!
Mayın, “Er misin, subay mısın?” demedi ama hak dağıtan sistem dedi. Aynı üniformanın içinde omuz omuza çarpışanlar; yaralandıktan sonra maaşta, ikramiyede, kira yardımında ve sosyal haklarda ayrı cetvellere konuldu. Ortada uydurulmuş bir mağduriyet değil, yıllardır çözüm bekleyen apaçık bir adaletsizlik vardı.
Gerçeği doğru koyalım: Gazilerimiz haklarını henüz bütünüyle ve kanunla almış değildir. Bir mevzi kazanmış, muhatap bulmuş ve söz almışlardır. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Sayın Oktay Saral, Şehit Aileleri ve Gaziler Derneği Genel Başkanı Erdem Çerçioğlu ile görüntülü görüşerek Meclis açıldığında gerekli girişimlerde bulunacağına söz vermiş; gazilerimiz de bu sözü samimi bularak 47’nci günün sonunda eylemlerini sonlandırmıştır.
Sayın Oktay Saral’ın inisiyatif alıp gazilerimizin sesine kulak vermesi ve “Bizlerin duyarsız kalması üzücü bir şey” diyebilmesi kıymetlidir; kendisine bu duyarlılığı ve çözüm iradesi için açıkça teşekkür ediyorum. Ancak bir telefonun 47 gün gecikmesi, kurumlar adına övünç vesikası değil, ağır bir muhasebe sebebidir.
Bu 47 günün hafızasında parklarda sabahlayan gaziler, kızının düğününe günler kalmışken “Ben parklarda sürünüyorum” diye feryat eden bir baba ve eylem sırasında rahatsızlandıktan sonra hayatını kaybeden Gazi Erdal Özdemir vardır. Hafızamızda ayrıca 19 Ağustos sabahı Güvenpark’tan çıkarılan insanlar, siyah çöp poşetlerine konulan protezler, Kurtuluş Parkı’ndaki abluka ve yürekleri dağlayan onlarca görüntü kalmıştır.
Yaşanan arbede sırasında yaralanarak hastaneye kaldırılan isim Bursa Milletvekili Selçuk Türkoğlu’ydu. Soyadına yaraşır biçimde Türk’ün gazisi için oradaydı. Kendisi benim için yalnızca o gün kameralara yansıyan bir milletvekili değildir. Uzun yıllar aynı çatı altında birlikte sendikacılık yaptığım, mücadele ahlakına yakından şahit olduğum, dava arkadaşlığından onur ve gurur duyduğum bir isimdir. Onun gazilerin yanında bulunması bir gösteri değil, yıllardır bildiğim karakterinin doğal sonucudur. Kimileri uzaktan cümle kurarken o, gazinin yanında durmuş ve yaşanan arbedede yaralanmıştır.
Bir de gazilerin karşısında gözyaşlarını tutamayan polis memuru vardı. O polisi ağlatan, gazinin hak talebi değil; Türk polisinin Türk gazisinin karşısına barikat olarak çıkarıldığı o kahredici manzaraydı. Bir tarafta vatan uğruna uzvunu bırakmış gazi, diğer tarafta aynı vatanın evladı polis… Böyle bir fotoğrafta kazanan olmaz; yalnızca milletin vicdanı yaralanır.
Bütün bunlar yaşanırken bazıları gazilerin sesini duymak yerine “Kullanılıyorlar”, “Siyasi amaç güdülüyor”, “Gazi istismarı yapılıyor” diyerek onları iradesiz birer dekor gibi göstermeye kalktı. Cudi’yi, Gabar’ı, mayını, pusuyu ve silah arkadaşının şehadetini görmüş insanlara kimin tarafından kullanıldıklarını siz mi öğreteceksiniz? Ölümün gözünün içine bakmış gazilerin şahsiyetini yok saymaya kimin hakkı vardır?
Gazilerin talebi siyaset üstüdür; fakat siyaset üstü olmak, herkesin bu talebe sırt çevirmesi anlamına gelmez. Yanlarına giden, dertlerini dinleyen ve destek veren herkes insanlık görevini yapmıştır. Meydanı boş bırakıp daha sonra gelenleri “istismarcı” ilan etmek, kendi suskunluğunu başkasının varlığıyla örtme çabasıdır.
Bu süreçte Hürriyetçi Eğitim-Sen Genel Başkanım ve dava arkadaşı olmaktan onur duyduğum Sayın Levent Kuruoğlu da gazilerimizi ziyaret ederek haklı mücadelelerine destek vermiştir. Makamından selam göndermekle yetinmemiş; gazinin bulunduğu yere giderek derdini dinlemiştir. Sendikacılık yalnızca toplu sözleşme masalarında konuşmak ve unvan sıralamak değildir. Sendikacılık, haksızlığın olduğu yerde bedel ödeyenin yanında durmaktır. Sayın Kuruoğlu da unvanının arkasına saklanmamış, unvanına anlam kazandırmıştır.
Ben bu feryadı 47’nci günün sonunda değil, eylemin daha 21’inci gününde; memleketim Diyarbakır’ın plaka kodu 21’e atıfla kaleme almıştım. Yani bugün açıklama yapanlardan tam 26 gün önce… O gün beni eleştiren zevat şimdi konuşuyor. Soruyorum: Sayın Oktay Saral gazilerimizi arayınca mı haklı oldular? Ben yazınca “siyasi” sayılan hakikat, makam tarafından dillendirilince mi millî oldu? Yazdığım hangi görüntü yalandı, gazilerin hangi talebi uydurmaydı?
Benim yazımı eleştirmek kolaydı; gazilerin yanına gidip gözlerinin içine bakmak zordu. Bugün kurulan gecikmiş cümleler, dünkü suskunluğu ortadan kaldırmaz. Kimseye suç isnat etmiyor, kimsenin kişiliğine sövmüyorum; yalnızca sözleri, davranışları ve tarihleri yan yana koyuyorum. Hakikati yazanı eleştirip daha sonra aynı hakikati sahiplenmek arasındaki çelişkiyi göstermek hakaret değil, meşru eleştiridir.
Bu saatten sonra bana vatanseverlik ve vefa dersi vermeye kalkmayın. Çünkü ben ses yükseldiğinde değil, ses boğulurken yazdım. Benim kalemim makama göre yön değiştirmez; gazinin yarası neredeyse oraya döner.
Tarih de bize bunu söyler. Sakarya Meydan Muharebesi’nin ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi, 19 Eylül 1921’de Mustafa Kemal Paşa’ya “Mareşal” rütbesiyle birlikte “Gazi” unvanını verdi. Bu millet “Gazi” sözünü bir maaş kalemi değil, taşıyabileceği en yüksek şereflerden biri kabul etti. Aradan 105 yıl geçti. Adı “Gazi Meclis” olan bir Meclisin önünde gazilerin eşitlik istemek zorunda kalması, tarihin yüzümüze tuttuğu acı bir aynadır.
Anayasa’nın 61’inci maddesi de açıktır: “Devlet, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malûl ve gazileri korur ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlar.” Bu bir temenni değil, devlete verilmiş görevdir. Gazinin hakkı yardım değil borç, ihsan değil hukuktur.
Şimdi verilen söz, Meclis açıldığında somut ve kapsayıcı bir kanun düzenlemesine dönüşmelidir. Er gazilerin emsal özlük hakları güvence altına alınmadan “zafer tamamlandı” diyemeyiz. Gazilerimiz meydandan çekilmiştir ama milletin hafızasından çekilmemelidir. Kırk yedi gün boyunca susanlar ise açıklamadan önce özür borçludur.
Şehit, bu vatanın toprağın altındaki mührüdür; gazi ise toprağın üstündeki yaşayan şahididir. Şehidine ve o şehadetin yaşayan şahidi olan gazisine sahip çıkmayan milletin batması haktır. Bu söz bir beddua değil; vefasızlığın milletleri içeriden çürüten tarihî neticesine dair bir ikazdır. Çünkü gazinin hakkı çiğnenirken susan, yalnızca bir haksızlığı seyretmez; o haksızlığın büyümesine de alan açar. Aklını, vicdanını ve cesaretini bir avuç basiretsizin insafına bırakan toplumlar, sonunda onların açtığı uçuruma hep birlikte sürüklenir.
Yazımı A‘râf Suresi’ndeki bu sarsıcı soruyla bitirmemin sebebi de budur: Ayeti kimseye sövmek için değil, gazinin feryadı karşısında susarak birkaç kişinin vebalini bütün millete taşıyıp taşımadığımızı kendimize sormak için hatırlatıyorum:
“Ey Rabbim! … İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk edecek misin?”
A‘râf Suresi, 155. ayet
Muhittin Çaçan
Gazilerimize ve şehit yakınlarımıza verilen, verilmesi gereken haklar bir lütuf değil devletin vefa borcudur. Kaleminize sağlık.
29 Ağustos 2026
Yorum Yap