Kamuoyunda, yüksek güvenlikli bir ceza yerleşkesindeki bir hükümlünün infaz koşullarına ilişkin birtakım iddialar dolaşıyor. Bu iddiaların doğruluğunu bilmiyoruz. Teyit edilmemiş bir bilgiyi kesin gerçek gibi sunmak nasıl yanlışsa, toplumda karşılık bulan bir soruyu cevapsız bırakmak da söylentilerin büyümesine yol açar. Bu nedenle meseleyi kişiler üzerinden değil; hukuk, tarih ve toplum psikolojisi üzerinden değerlendirmek gerekir.
Bir hükümlünün insan onuruna uygun şartlarda yaşaması hukukun gereğidir. Hukuk intikam değildir. Ancak insan onuruna uygun infaz koşulları ile kişiye özel ayrıcalık aynı şey de değildir. Tartışılması gereken, herhangi bir kişiye kötü muamele yapılıp yapılmaması değil; uygulamanın genel, eşit, denetlenebilir ve hukukî dayanağının açık olup olmadığıdır.
Mesele görüşmenin kendisi de değildir. Siyaset gerektiğinde karşıtıyla konuşur, savaşırken elçi kabul eder, isyancıyla anlaşma yolları arar. Tarihte hiçbir büyük güç yalnız kılıçla yönetilmemiştir. Asıl ölçü, görüşmenin yapılıp yapılmadığı değil; görüşmeden sonra ortak hukukun mu güçlendiği, yoksa silahlı tehdidin mi ayrı bir değer kazandığıdır.
Masadan sonra silah mı susmuştur, hukuk mu?
Osmanlı, özellikle Avusturya ve İran cephelerinde aynı anda savaştığı dönemlerde Anadolu’daki bazı Celâlî reisleriyle görüşmüş; onlara sancak, valilik ve beylerbeyilik vermiştir. Bunun sebebi her zaman merhamet değildi. Bazen askerî zorunluluk, bazen zaman kazanma ihtiyacı, bazen de silahlı toplulukları merkezî düzen içerisinde eritme düşüncesiydi.
Deli Hasan, Kütahya’yı istilâ edip Afyonkarahisar üzerine yürüdükten sonra 1603’te Bosna beylerbeyiliğine tayin edildi ve kuvvetleriyle Avrupa cephesine gönderildi. Buradaki amaç kendisine huzurlu bir emeklilik hazırlamak değil; başındaki silahlı topluluğu Anadolu’dan çıkarmak ve savaş düzeni içerisinde eritebilmekti. Ancak yapılan düzenleme halkın uğradığı zararı ortadan kaldırmadı. “Büyük Kaçgun” adı verilen dönemde insanlar köylerini terk etti, üretim geriledi ve Anadolu’nun geniş kesimleri ağır bir yıkım yaşadı. Merkez zaman kazanırken sıradan insanlar evini, toprağını ve düzenini kaybetti.
Tarihî pazarlıkların görünmeyen tarafı çoğu zaman budur: Görüşmeyi yönetenler masada oturur; sonuçlarına katlananlar ise o masada temsil edilmez.
Tavil Ahmed, üzerine gönderilen kuvvetleri yenince kendisine Şehrizor beylerbeyiliği teklif edildi. Fakat isyan sona ermedi; Harput Kalesi kuşatıldı, oğullarından biri sahte bir fermanla Bağdat valiliğini ele geçirdi. Sonunda kuvvetleri askerî müdahaleyle dağıtıldı. Demek ki makam her zaman sadakat üretmiyordu. Bazen karşı taraf, kendisine sunulan görevi merkezî iradenin büyüklüğü olarak değil, kendi tehdidinin başarısı olarak okuyordu.
İnsan psikolojisinin en yalın ilkelerinden biri, karşılık gören davranışın tekrarlanmasıdır. Tehdidin ardından kazanım elde eden kişi, tehdidi yanlış bulduğu için değil, o an ihtiyaç kalmadığı için bırakabilir. Şartlar değiştiğinde aynı yönteme yeniden başvurabilir. Silahlı bir yapı, baskının kendisine siyasî değer kazandırdığını düşünürse barışı kalıcı bir tercih olarak değil, bir sonraki pazarlığa kadar verilen ara olarak görebilir. İşte o zaman masa, şiddeti sona erdiren yer olmaktan çıkar; şiddetin işe yaradığı düşüncesini besleyen bir zemine dönüşür.
Canbolatoğlu Ali’ye isyan büyümesin diye Halep valiliği verildi. Ancak daha sonra ayrı bir askerî teşkilât kurdu, adına hutbe okuttu, para bastırdı ve dış güçlerle temas aradı. 1607’de yenilince af istedi; bağışlandı ve Tımışvar beylerbeyiliğine tayin edildi. Buna rağmen süreç burada bitmedi ve daha sonra merkezî yönetimin kararıyla öldürüldü.
Osmanlı’nın bu yöntemini bugünün hukuk anlayışına örnek göstermek elbette mümkün değildir. Geçmişin sert uygulamalarını bugüne taşımak tarih bilinci değil, anakronizm olur. Fakat bu vaka, makam ve affın o dönemde dahi sınırsız bir dokunulmazlık belgesi kabul edilmediğini göstermektedir.
Kalenderoğlu’na Ankara sancak beyliği verildi. Göreve fiilen sahip olamayınca yeniden isyan etti, Manisa çevresinde güç kazandı ve Osmanlı kuvvetleri karşısında yenildikten sonra İran’a kaçtı. Abaza Mehmed Paşa ile de birkaç defa anlaşma yolu arandı. Yenilgisinin ardından yeniden Erzurum beylerbeyiliğine getirildi; ancak 1626’da sefere çıkan Osmanlı ordusuna saldırdı. 1628’de amanla teslim olunca bağışlanarak Bosna valiliğine tayin edildi. Daha sonra Tuna kumandanlığı ve Vidin valiliği yaptı; yeniden isyana hazırlandığı yönündeki haberlerin saraya ulaşması üzerine 1634’te idam edildi.
Buna karşılık Katırcıoğlu, isyandan vazgeçerek af istedi. Karaman beylerbeyiliğine getirildi; daha sonra Celâlîlere karşı sefere çıktı ve Girit savaşlarına katıldı. Ayrı silahlı iradesini bırakarak merkezî düzen içerisinde hareket ettiği için onun hikâyesi tasfiyeyle değil, görevle sonuçlandı.
Pazvandoğlu Osman örneğinde ise farklı bir tablo ortaya çıktı. Vidin çevresinde büyük bir kuvvet meydana getirdi. Üzerine gönderilen ordular sonuç alamayınca kendisine önce rütbe, ardından vezirlik verildi. Buna rağmen uzun süre merkezden bağımsız sayılabilecek bir güç olarak yaşamayı sürdürdü ve 1807’de öldü.
Görüldüğü üzere Osmanlı’nın görüştüğü isyancıların sonu tek biçimde olmadı. Silahlı yapısını bırakıp ortak düzene katılan görev aldı; anlaşmadan sonra yeniden isyana yönelenle tekrar mücadele edildi; merkezî iradenin denetleyemediği kişi ise bulunduğu bölgede fiilî bir otoriteye dönüştü.
Bir tarihçi olarak kanaatim şudur: Tarih, geçmişin cezalarını bugüne taşıyacağımız bir silah deposu değil, alınan kararların sonuçlarını inceleyeceğimiz büyük bir insanlık laboratuvarıdır. Bu nedenle geçmişte uygulanan öldürme ve tasfiye yöntemlerini bugüne örnek göstermek ne hukukla ne de tarih bilinciyle bağdaşır. Fakat tarihçinin görevi, geçmişteki siyasî tercihlerin hangi sonuçları doğurduğunu görmezden gelmek de değildir.
Osmanlı örneklerinden çıkarılabilecek ders, “Kimseyle görüşülmesin” değildir. Tam tersine, görüşmenin bazen savaşın bitirilmesi ve toplumun korunması için gerekli olabileceğidir. Ancak bir görüşmenin barış siyaseti sayılabilmesi için silahlı yapının sona ermesi, ortak hukuk düzeninin kabul edilmesi, uygulanan kuralların herkese eşit olması ve alınan kararların toplumdan saklanmaması gerekir. Görüşme şiddeti hukuka dönüştürüyorsa çözüm; hukuku kişiye göre değiştiriyorsa yeni bir sorunun başlangıcı olabilir.
Tarihçi, olayları yalnız niyetlerle değil sonuçlarla değerlendirir. Bir karar iyi niyetle alınmış olabilir; fakat toplumda adaletsizlik duygusu doğuruyorsa bu sonucun da ciddiyetle ele alınması gerekir. Çünkü tarih, yöneticilerin ne söylemek istediğini değil, toplumların ne yaşadığını ve sonraki nesillere ne kaldığını kaydeder.
Bunun toplumsal psikolojide de önemli bir karşılığı vardır. Toplum, hangi davranışın nasıl karşılandığını dikkatle izler. Şiddete başvuranların ayrıcalık kazandığı yönünde bir algı oluşursa, yönetimin amacı bu olmasa bile adalet duygusu zarar görebilir. Kanuna uyan kişi kendisini değersiz hissedebilir; acı yaşamış aileler ise hatıralarının yeterince gözetilmediğini düşünebilir. Burada belirleyici olan yalnız yapılan işlem değil, işlemin toplumda meydana getirdiği anlamdır.
Adalet yalnızca karar vermek değil, kararın kişilere göre değişmediğini gösterebilmektir. Merhamet de hukuk içerisinde kaldığında erdemdir. Hukukun sınırlarını belirsizleştirdiğinde ise iyi niyetli bir karar bile kamuoyunda ayrıcalık olarak algılanabilir. Kamu yönetimi bu nedenle yalnız doğru karar vermekle değil, o kararın neden doğru olduğunu açıklamakla da güven kazanır.
Kamuoyunda dile getirilen özel yaşam alanı iddiası doğru mudur? Böyle bir uygulama varsa hukukî ve idarî gerekçesi nedir? Genel bir infaz düzenlemesine mi dayanmaktadır? Benzer şartlardaki bütün hükümlüler bakımından aynı ölçütler geçerli midir? Kamu kaynağı kullanılmışsa bunun kapsamı nedir?
Bu sorular herhangi bir kişiye veya kuruma suç isnadı değildir. Kimsenin onurunu hedef almaz; hukukun dışına çıkılmasını veya herhangi bir hükümlüye kötü muamele yapılmasını da savunmaz. Yalnızca hukuk önünde eşitlik ve kamusal şeffaflık talebidir.
Açıklanmayan her alanı önce merak, sonra kuşku, en sonunda da söylenti doldurur. Ardından söylentiye kızmak kolaydır; fakat onu doğuran sessizliği konuşmak daha faydalıdır. Yönetim boşluk bırakırsa o boşluğu şehir efsaneleri doldurur. Efsaneyi susturmanın yolu vatandaşın sorusundan rahatsız olmak değil, belgeyi konuşturmaktır.
Bir tarihçi ve Turizm Rehberliği alanında master yapmış bir turist rehberi olarak, bir iddia duyduğumda önce kaynağına; bir yola çıktığımda ise güzergâhına bakarım. Kaynağı bulunmayan bilgiye “rivayet”, güzergâhı açıklanmayan yolculuğa da “kaybolma ihtimali yüksek tur” deriz.
Bir keresinde rehberlik yaptığım tur otobüsünün freni arızalanmıştı. Şoförümüz paniğe kapılmadan vites küçülterek aracı motor freniyle kontrol altında tutmaya çalışıyordu. Otomobilden anlayan birkaç yolcu durumu fark edip telaşla ne olduğunu sorunca mikrofonu elime almış ve büyük bir sükûnetle, “Endişelenmeyin, kaptanımız her şeye hâkim” demiştim.
O gün kaptanımız gerçekten hâkimdi; çünkü ne yaptığını biliyor, gerekli tedbiri alıyor ve otobüsü güvenli biçimde yavaşlatıyordu. Bir süre sonra durduk ve ne yaşandığını yolculara anlattık. Fakat o günden beri “Her şeye hâkimiz” cümlesini duyduğumda önce frenlere, sonra göstergelere, en son da önümüzdeki viraja bakarım.
Kamusal tartışmalarda da zaman zaman benzer bir yolculuk hissi doğuyor. Yolcular bir şeylerin yolunda olup olmadığını soruyor, güzergâhı merak ediyor; içeriden ise sakin bir ses yükseliyor: “Merak etmeyin, süreç kontrol altında.” Elbette inanmak istiyoruz. Fakat güven yalnızca anonsla kurulmaz; güzergâh gösterilir, alınan tedbir açıklanır ve yolcunun sorusu cevaplandırılır.
Yolcuya nereye gittiğinizi söylemezseniz, en güzel manzara bile onda hayranlıktan önce endişe uyandırır. “Siz merak etmeyin, biz yolu biliyoruz” cümlesi ise turizmde güvence değil, otobüs yanlış kavşağa girdikten sonra duyulan klasik teselli cümlesidir.
Belki araç gerçekten kontrol altındadır. Belki yalnızca vites küçültülmüştür. Belki de kamuoyunda konuşulanların hiçbir karşılığı yoktur. Zaten kimse hüküm vermiyor; yalnızca gösterge panelinin yolculardan saklanmamasını istiyor. Çünkü frenleri sağlam, rotası belli ve kaptanı direksiyona hâkim bir otobüste yolcuların soru sormasından kimse rahatsız olmaz.
Madem kaptanımız her şeye hâkim, bu yanık balata kokusu nereden geliyor?
Ben turist olsam acenteye sorardım. Lakin yüce devletimizin bir vatandaşı olduğum için ilgili makamlardan açıklama beklemek hakkım: Nereden çıktık, nereye gidiyoruz ve bu esrarengiz durakta neden mola verdik?
Madem bütün güzergâh hukuk içerisindedir, biletin üzerinde rota neden yazmıyor?
Anlaşılan tur ücretine yolculuk ve vergiler dahil…
Bilgi ile açıklama ise ekstra pakette.
Muhittin Çaçan
Yorum Yap