Son Dakika !
--:--:--
Muhittin Çaçan

FERİK GİTTİ DE TARİH NEREYE GİTTİ, MUSTAFA BEY?

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!

Bu satırları Ankara’da bir otel odasında yazıyorum. Pencerenin karşısında Anıtkabir duruyor. İnsan, Cumhuriyetin dil ve hafıza meselesini yazarken böyle bir manzaraya bakınca kalemini biraz daha dikkatli tutuyor. Çünkü karşımda yalnızca bir anıt değil; hakkında herkesin kolayca hüküm kurduğu, fakat pek az kişinin belgesini sonuna kadar okuduğu bir devrin sessiz tanığı var.

Anıtkabir susuyor. Ne ekran cümlesi kuruyor ne slogan atıyor. Fakat insana şu basit hakikati hatırlatıyor: Cumhuriyet alkışla da öfkeyle de değil, kendi zamanının belgeleriyle anlaşılır. Bir dönemi sevmek başka, anlamak başka; eleştirmek başka, ona niyet uydurmak bambaşka. Ben de pencereden taşlara bakıp hamaset üretmek yerine, masanın üzerindeki kanunlara bakmayı tercih ediyorum.

Mustafa Armağan bey geçenlerde ekrandan bir iddia ortaya attı. “General” kelimesi Fransızcadan alınmıştı, bunda kimse bir sakınca görmemişti; fakat Arapça “ferik” atılmış, yerine “general” getirilmişti. Buradan da Dil Devrimi’nin asıl derdinin Türkçe olmadığı, Osmanlıca ve İslam kültürüyle hesaplaşmak olduğu sonucuna vardı.

Ardından da karşı çıkanları tartışmaya çağırdı.

Ben karşı çıkıyorum Mustafa Bey. Üstelik geliyorum. Yerini ve zamanını söyleyin, geleyim. Yalnız küçük bir ricam var: Stüdyoya cümlelerinizi değil, o cümleleri taşıyacak belgeleri de getirin. Zira mikrofon sesi büyütür; delili değil.

Bu yazı kaleme alınırken bana henüz bir yer ve zaman bildirilmiş değil. Bunu hemen “kaçtı”, “korktu” diye yorumlayacak değilim. Niyet okumak kolaydır; zaten tam da bu kolaycılığı tartışıyoruz. Şimdilik yalnızca olguyu kaydediyorum: Davet var, adres yok. Takvim de yok. Olur, bekleriz.

Fakat belge beklemez. Ben de açıp baktım.

Şunu da belirteyim: Ben bir üniversite kütüphanesinde çalışan kamu görevlisiyim. Kaynak ve literatür benim işim. Katalog, arşiv künyesi, dipnot ve literatür taraması, uzaktan bakıp ahkâm kestiğim şeyler değil; her gün yaptığım işin ta kendisi. Sabah mesaiye başlayınca ne yapıyorsam akşam ekranda tarih adına bir iddia duyunca da onu yaparım: Önce kaynağa bakarım. Başkası mikrofona güvenebilir; benim meslek alışkanlığım belgeye güvenmektir.

Önce 26 Kasım 1934’te kabul edilen 2590 sayılı Kanun’a… Sonra 9 Nisan 1935 tarihli 2/2295 sayılı kararnameye… Ardından 2771 sayılı Ordu Dâhilî Hizmet Kanunu’na… Bir de “ferik”in ne zamandan beri dinin ve medeniyetin nöbetini tuttuğunu anlamak için ansiklopediye.

İşin rengi, ekrandaki iki cümleden biraz farklı çıktı.

Önce cümlenin eksik bırakılan yarısı

2590 sayılı Kanun’un üçüncü maddesi, kara ve hava kuvvetlerindeki birinci ferik, ferik ve livalar için “general” ortak adını getiriyor. Evet, getiriyor. Belgeyle tartışan insan işine gelmeyen satırı saklamaz. “General” Batı kökenli midir? Evet. Türkçeye Fransızca üzerinden girmiştir. Buraya kadar Mustafa Armağan’ın söylediği şeyin bir dayanağı var.

Ama madde orada bitmiyor.

Aynı madde, generallerin ve amirallerin derecelerini gösterecek unvanların Âli Askerî Şûra kararı ve Bakanlar Kurulu onayıyla ayrıca belirleneceğini söylüyor. Yani “general”, her eski rütbenin tek tek yeni adı olarak yazılmıyor; bir üst sınıf adı olarak kullanılıyor, dereceler daha sonra düzenlenecek cetvele bırakılıyor. Merak eden açıp okusun: Kanun 29 Kasım 1934 tarihli, 2867 sayılı “Resmî Gazete’de” (https://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/2867.pdf).

Şimdi insan ister istemez soruyor: Maddenin ilk cümlesi ekrana niçin çıkıyor da devamı kuliste bekletiliyor?

Çünkü devamını okuduğunuzda “feriki kovdular, boş koltuğa generali oturttular” hikâyesi bozuluyor. Biraz ayrıntı giriyor araya. Sloganların ayrıntıyla arası zaten hiçbir zaman iyi olmamıştır.

O ayrıntı 9 Nisan 1935 tarihli 2/2295 sayılı kararnamenin ekindeki cetvelde duruyor. Kararname, 22 Nisan 1935 tarihli ve 2984 sayılı “Resmî Gazete’de” (https://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/2984.pdf) yayımlandı. Arşiv künyesi de verelim ki söz uçmasın: BCA 30.18.1.2/53.25.11.

Cetvel açık. Birinci feriğin karşısında orgeneral, feriğin karşısında korgeneral yazıyor. Fırka kumandanı mirliva tümgeneral, mirliva tuğgeneral oluyor. İş bununla da kalmıyor: Miralay albay, kaymakam yarbay, zabitan subaylar, birinci mülazım teğmen, mülazım asteğmen diye karşılanıyor.

Demek ki ferik kapı dışarı edilip yerine çıplak bir “general” oturtulmuş değil. Askerî rütbelerin tamamına yakınını kapsayan yeni bir adlandırma sistemi kurulmuş. Ordu, kolordu, tümen ve tugay kademeleri; or-, kor-, tüm- ve tuğ- unsurlarıyla rütbelere taşınmış. “Ferik gitti, general geldi” demek teknik olarak bütünü anlatmayan, siyaseten de sonucu baştan içine yerleştirilmiş bir cümledir. Doğrudan karşılık soruluyorsa cevap şudur: Ferik, korgeneral oldu. Birinci ferik de orgeneral.

Üç harfi kesip atınca tarih değişmiyor Mustafa Bey. Yalnızca kelime kısalıyor.

Üstelik 10 Haziran 1935’te kabul edilen 2771 sayılı Ordu Dâhilî Hizmet Kanunu’nun ikinci maddesi yeni sistemi baştan sona sıralıyor: Onbaşıdan çavuşa, üstçavuştan başçavuşa; asteğmenden teğmene, yüzbaşıdan binbaşıya; yarbaydan albaya, tuğgeneralden tümgenerale, korgeneralden orgeneral ve mareşale kadar bütün bir sıra… “Kanunun özgün metni” (https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc015/kanuntbmmc015/kanuntbmmc01502771.pdf) ortada.

Arşiv geniş açıyla bakıyor. Manşet ise “general” kelimesine öyle bir zum yapıyor ki koca rütbe cetveli kadrajdan düşüyor.

Şimdi hakkını da teslim edelim. Bu düzenleme yüzde yüz “arı Türkçe” midir? Hayır. “General”in Batı kökenli oluşu, katı özleştirme iddiası bakımından bir çelişki sayılabilir mi? Elbette sayılabilir. Nitekim yeni rütbe adlarının oluşumunu resmî cetveller üzerinden inceleyen Erdal Aydın da tercihlerde Batı’ya yöneliş ve uluslararası askerî terminolojiyle uyum arayışı görüyor; eleştirilecek noktaları da saklamıyor. İsteyen “çalışmayı” (https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/2115300) okuyabilir.

Buradan “Dil Devrimi kendi içinde tutarlı değildi” sonucu çıkar. “Batılılaşma tercihi vardı” sonucu da çıkar. Hatta “kültürel devamlılık zedelendi” diye daha geniş bir tartışma açarsınız. Bunların hepsi konuşulur.

Fakat “Öyleyse asıl amaç İslam kültürüne düşmanlıktı” sonucu çıkmaz.

Çıkması için araya belge koymanız gerekir. Karar tutanağı olur, komisyon raporu olur, talimat olur, yazışma olur, açık bir beyan olur. “Ferik Arapça, general Fransızca” diyerek niyete sıçrayamazsınız. Bu, tarih bilgisinden önce basit bir mantık meselesidir. Sonuç, öncüllerin taşıyabileceğinden ağır olamaz.

Burada yapılan, kelimenin nüfus kâğıdına bakıp inkılabın sabıka kaydını yazmaktır.

Ferik ne zamandan beri iman esası?

Bir de “ferik”e yüklenen o ağır medeniyet vazifesine bakalım.

Kelime Arapça kökenli, doğru. Peki askerî rütbe olarak Asr-ı Saadet’ten mi geliyor? Selçuklu otağından mı çıkmış? Beş vakit namazın arasına mı yerleştirilmiş?

Hiçbiri.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin ““Ferik” maddesine” (https://islamansiklopedisi.org.tr/ferik) göre feriklik, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasının ardından kurulan yeni ordunun teşkilatlanması sırasında 1831’de ihdas edildi. “Birinci ferik” derecesi ise 1904’te ortaya çıktı. Aynı madde bugünkü karşılıkları da açıkça veriyor: Ferik korgeneral, birinci ferik orgeneral.

Yani karşımızda değişmez bir dinî kavram değil, on dokuzuncu yüzyılın modernleşen Osmanlı ordusunda oluşturulmuş idarî-askerî bir rütbe var. Osmanlı bu rütbeyi ihtiyaç duyduğu için kurmuş; Cumhuriyet de kendi teşkilat anlayışı içinde değiştirmiş. 1831’de yeni rütbe ihdas etmek medeniyetin tabii seyri, 1935’te aynı rütbenin adını değiştirmek İslam düşmanlığı… Bu terazinin ayarı nerede yapıldı, doğrusu merak ediyorum.

Arapça, İslam medeniyetinin merkezî dillerinden biridir. Buna itiraz eden zaten tarih bilmiyordur. Fakat Arapça kökenli her idarî terim din değildir. “Ferik”i değiştirmek akide değiştirmek değildir. Nasıl Fransızca kökenli her kelime Hristiyanlık bildirisi sayılmıyorsa Arapça kökenli her rütbe de iman maddesi sayılamaz.

Kelimenin kökeni bize onun yolculuğunu anlatır; kanunu yapanların gizli niyetini değil. Köken başka kategoridir, amaç başka. Felsefede buna kategori hatası denir. Tarihte ise belge yokluğunu büyük cümlelerle örtme alışkanlığı.

İbn Haldun, nakledilen haberi yalnızca aktaranın sesine bakarak kabul etmez; onu zamanın şartları, toplumun yapısı ve mümkün olanın sınırları içinde sınamayı öğütler. Modern tarihçilik de olguyu, sebebi, sonucu ve niyeti ayırır. Bir düzenlemenin sonucu kültürel kopuş olabilir; bundan o düzenlemenin tek ve gizli amacının “İslam’a savaş” olduğu kendiliğinden çıkmaz. Sonuç başka şeydir, kasıt başka.

Tam burada kimse beni Dil Devrimi’nin avukatlığına soyundurmasın. İlk yıllarda Arapça ve Farsça kelimelerin yoğun biçimde tasfiye edilmek istendiği açık. Zorlamalar oldu. Yaşamayan kelimeler üretildi, yaşayan bazı kelimelere lüzumsuz yere savaş açıldı, ilmî değeri hayli tartışmalı etimolojiler kuruldu. Bunları söylemekten çekinmem. Her uygulamayı alkışlamak tarihçilik olmadığı gibi her uygulamayı şeytanlaştırmak da tarihçilik değildir.

Türk Dil Kurumunun kendi “tarihçesi” (https://tdk.gov.tr/tdk/kurumsal/tarihce-2/) bile hızlı arılaştırma döneminin 1935 sonbaharına kadar sürdüğünü, daha sonra halk diline yerleşmiş kelimeleri dilden çıkarma tutumundan vazgeçildiğini yazıyor. Demek ki tek çizgide ilerleyen, hiç değişmeyen, tek merkezli ve tek niyetli bir makineyle karşı karşıya değiliz. Aşamaları var, aşırılıkları var, geri dönüşleri var.

Alfabe meselesine bu yazıda girmeyeceğim. “Bir gecede cahil kaldık” falan filan… O, başlı başına başka bir yazının konusu. Fakat şu kadarını kayda geçirelim: 1353 sayılı Kanun 1 Kasım 1928’de kabul edilip 3 Kasım’da yayımlanmış olsa da kanunun kendisi uygulama için farklı tarihler belirlemiş; devlet işlemleri için 1 Ocak 1929’a, bazı evrak ve kayıtlar için 1 Haziran 1929’a kadar geçiş süresi tanımıştır. Ardından Millet Mektepleriyle yaygın bir öğretim seferberliği yürütülmüştür. Yani ortada gece yarısı düğmeye basılıp sabah milletin hafızasının silindiği bir masal yoktur. Zır cahil olan millet değil; “kanundan, takvimden ve uygulama sürecinden habersiz bu cümlenin kendisidir” (https://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/1030.pdf). Cehaleti harflere bağlamak, okumamaya tarihî mazeret uydurmaktır.

Dil Devrimi eleştirilecekse tam da buradan eleştirilsin. Hangi kelime tuttu, hangisi tutmadı? Toplumla devlet dili arasındaki mesafe ne oldu? Geçmiş metinlerle bağ ne ölçüde zayıfladı? Millîleştirme ile tasfiye arasındaki sınır nerede aşıldı? Bunlar ciddi sorular. “Ferik Arapçaydı, general Fransızcaydı; demek ki İslam düşmanlığı” ise ciddi bir sorunun yerine hazırlanmış kolay bir cevaptır.

Kolay cevaplar televizyona çok yakışır. Tarihe pek yakışmaz.

Mustafa Bey, o hâlde meseleyi fazla dolaştırmayalım. “Ferik”in Arapça olduğu için kaldırıldığını söyleyen birincil belgeniz hangisi? 2590 sayılı Kanun’un dereceleri ayrıca düzenleyen cümlesini niçin anmadınız? 2/2295 sayılı cetvelde feriğin korgeneral, birinci feriğin orgeneral olarak karşılandığını neden izleyiciye göstermediniz? Aynı çalışmanın içindeki subay, yarbay, albay, teğmen, tümen ve tugay gibi kelimeler hesabınıza neden hiç girmedi? Batı kökenli bir askerî terimin kullanılması tek başına İslam karşıtlığının kanıtıysa, Batı’dan kurum ve teknik alan Osmanlı’yı hangi haneye yazacağız?

Bunlar cevabı alkışla verilecek sorular değil. Belge numarası ister, sayfa ister, bağlam ister.

Benim elimde 2590 sayılı Kanun var. 2/2295 sayılı kararname ve ekli cetvel var. 2771 sayılı Kanun var. BCA 30.18.1.2/53.25.11 künyesi var. Akademik çalışma var. TDV İslâm Ansiklopedisi var. Sizde de “esas amaç İslam kültürüne düşmanlıktı” hükmünü taşıyacak belge varsa getirin. Yanlışsam düzeltirim. Tarihçiyi küçülten yanılmak değildir; belgenin karşısında yanlışını büyütmektir.

Davetiniz hâlâ masada. Yerini ve zamanını açıklayın; gelelim. Ama bu defa bir kelimenin kökeninden koca bir medeniyet komplosu çıkarmayalım. Kanunu yarım, cetveli eksik, kronolojiyi ters okumayalım.

İşin en ironik tarafı şu: Dil Devrimi’ni kelime budamakla suçlarken siz de “korgeneral”den koru, “orgeneral”den oru; kararnameden cetveli, tarihten bağlamı budamışsınız.

Sonra elde kalan parçayı bütün diye gösteriyorsunuz.

Bu sebeple tartışma yapılacaksa kanal yönetiminden üç sandalye rica edeceğim: Biri size, biri bana, biri de bağlama. Çünkü anlattığınız hikâyede bağlam epeydir ayakta bekliyor.

Hatta mümkünse kapıda kor ile or için de iki tabure bulunsun. Siz “ferik gitti, general geldi” deyince ikisi de rütbe cetvelinin dışında kalmış; içeri alınmayı bekliyorlar. Ferik salona girer girmez “Ben general olmadım, korgeneral oldum” derse şaşırmayın. General de haklı olarak “Koca medeniyet kavgasını niçin tek başıma benim sırtıma yüklediniz?” diye sorabilir. Böyle giderse program daha ilk reklam arasına varmadan iddia kendi kendini tashih eder.

Endişe etmeyin; stüdyonun kapısında kelimelere köken kontrolü yapmayacağız. Arapça olan sağa, Fransızca olan sola diye sıra da kurmayacağız. Dil gümrük kapısı değildir; asırlardır gelip geçenlerin izini taşıyan bir medeniyet yoludur. Tarihçi de kelimelerin pasaport polisi değildir.

Şaka bir yana, saygı içinde söylüyorum: İddianız büyük, gösterdiğiniz örnek küçüktür. Büyük iddia büyük belge ister. Tek kelime değil.

Ferik gitmiş olabilir Mustafa Bey. Fakat bu anlatıda asıl kaybolan ferik değil.

Tarih yöntemi.

Bu yazının sonuna küçük bir karargâh notu da düşeyim. Üst düzey ve benim için çok kıymetli bir general büyüğümün odasındaydım. Adını izni olmadan yazmam. Konu rütbelere gelince “ferik” meselesini de sordum. Yüzünde beliren o ince tebessüm, uzun bir cevaptan daha açıklayıcıydı. Elbette bir tebessümü belge yerine koyacak değilim; kaynakla hatırayı birbirine karıştırmak bizim işimiz olmaz. Fakat belli ki “ferik gitti, general geldi” iddiası arşivde eksik, karargâhta ise hayli tebessümlükmüş. Ferik merik derken koca medeniyet tezi, sonunda “gülümseten iddialar” sınıfına terfi etti.

Yer ve zamanı bekliyorum.

Muhittin Çaçan

Belge notu: 2590 sayılı Kanun, kabul 26 Kasım 1934, Resmî Gazete, 29 Kasım 1934, sayı 2867; 2/2295 sayılı Kararname, 9 Nisan 1935, Resmî Gazete, 22 Nisan 1935, sayı 2984, s. 5093, BCA 30.18.1.2/53.25.11; 2771 sayılı Ordu Dâhilî Hizmet Kanunu, kabul 10 Haziran 1935, Resmî Gazete, 18 Haziran 1935, sayı 3031; Erdal Aydın, “Cumhuriyet Dönemi’nde Türetilen Yeni Rütbe Adlarının Kaynağı ve Yapılma Süreci”, BŞEÜ Sosyal Bilimler Dergisi, 7/1 (2022), s. 19-31; Orhan F. Köprülü, “Ferik”, TDV İslâm Ansiklopedisi, C. 12 (1995), s. 399.

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan TARİHİN ÖNÜNDE MAZERET YOK: DEVLETLER ÖNCE ZİHİNLERDE YIKILIR
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan METAVERSE: ÜTOPYA MI, DİSTOPYA MI?
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan 47 GÜNLÜK UTANÇ: ŞEHİDİNE VE YAŞAYAN ŞAHİDİNE SAHİP ÇIKMAYAN MİLLETİN BATMASI HAKTIR
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan BU TERÖRÜ GUZMÁN MI YAPTI?
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan ÇAY SOĞUR, TÜRK’ÜN YARINLARI BEKLEMEZ
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan E DOĞRU… DEYİŞ DE TARİH DE HERKESE NASİP OLMAZ!
Yazarlarımız
Ajans News