Tarih kitaplarının satır araları genelde saray entrikalarıyla ya da meydanlara dizilen süvari tümenlerinin şatafatıyla doldurulur. Oysa kilitler bazen haritaların en ücra kıvrımlarında, sırtını kara bazalta dayamış bir avuç aç insanın sabrıyla kırılır. 1515 senesinde Diyarbekir surlarının ardında yaşanan tam olarak buydu: Saltanat fermanlarının yetişemediği, takviye birliklerin dağ yollarında boğulduğu bir cehennemde, bir şehrin kendi kaderini kendi kapılarına mühürlemesi.

Çaldıran Meydanı’nda barut dumanı dağıldığında hesap henüz kapanmamıştı. Şah İsmail’in bölgedeki en acımasız kılıcı, Ustaclu Karahan, hırsını çıkarmak için gözünü doğrudan Amid’e dikti. Plana göre şehir kolay lokmaydı; içeride Safevi yanlısı bir zümre vardı, surlar aşılmasa bile açlık kapıları er geç açtırırdı.
Hesaba katılmayan şey, şehrin kendi damarıydı.
Akkoyunlu mirasıyla harmanlanmış esnaf, çarşı uleması ve kadim mahallelerin ahileri, İdris-i Bitlisî’nin getirdiği haberleşme ağını arkalarına alıp kapıları kapattılar. Bu, klasik bir garnizon savunması değildi. Ortada henüz kenti koruyacak nizami bir Osmanlı tümeni yoktu. Dicle’den çekilen suyun kesildiği, un çuvallarının dibinin göründüğü, çocukların sarnıç diplerindeki yosunlu sularla kandırıldığı bir yıla yakın bir sivil abluka başladı. Mardin Kapı ile Dağ Kapı arasında nöbet tutanlar meslekten askerler değil; dericiler, demirciler, kilise cemaatinin gençleri ve şehrin yerlileriydi. Dışarıda Karahan’ın mancınıkları döverken, içeride açlık taş duvarlardan daha soğuk bir düşman haline gelmişti.
Kuşatmanın on birinci ayında, içeriye atılan oklara sarılı pusulalar tükenmek üzereyken ufukta bir sancak belirdi. Yavuz’un bölgeye tayin ettiği ilk beylerbeyi: Bıyıklı Mehmed Paşa.
Mehmed Paşa’nın vazifesi yalnızca bir kaleyi kurtarmak değildi; arkasından gelen lojistiği tükenmiş, dağ geçitlerinde pusuya düşürülme ihtimali tavan yapmış yıpranmış bir öncü birliği idare ediyordu. Karahan, kenti teslim almaya ramak kala arkasından vurulacağını anlayınca kuşatmayı kaldırıp ovaya çekilmek zorunda kaldı. Ancak Mehmed Paşa şehre girip zafer naraları atmakla yetinmedi. Biliyordu ki surların ardında nefes nefese kalmış bir kitleyle kışı geçirmek intihardı. Karahan’ın ordusu bertaraf edilmedikçe Diyarbekir bir açık mezar olarak kalacaktı.
Şehrin ambarlarındaki son tahıl kırıntıları pay edildi; yaralılar Ulu Cami ile Meryem Ana Kilisesi’nin revakları altına taşındı. Mehmed Paşa, içerideki halk savunmasının liderleriyle birleşip orduyu hemen toparladı. Beklemek, Karahan’ın İran içlerinden taze at ve tüfek alması demekti.
Nihai hesaplaşma, bugün Kızıltepe ile Mardin arasında uzanan Koçhisar (Dedekarkın) ovasında görüldü. Tarihçilerin çoğu Çaldıran’ı anlata dursun; Güneydoğu’nun Osmanlı mülküne dahil olmasını kesinleştiren asıl vuruşma Koçhisar Muharebesi’dir.
Mehmed Paşa, Safevi süvarisinin hızlı kanat manevralarını çözmüştü. Çaldıran’daki taktiğe benzer şekilde piyade tüfekçilerini merkezde tuttu, aşiret süvarilerini ise İdris-i Bitlisî’nin koordinasyonuyla kanatlara yaydı. Saatler süren göğüs göğüse çarpışmada Ustaclu Karahan bir kurşunla atından düşürüldüğünde, sadece bir komutan ölmedi; Safevilerin Toroslar ile Zagroslar arasındaki bütün siyasi hattı çöktü. Karahan’ın kesik başı Diyarbekir surlarına ulaştığında, kent bir yıldır kilitli duran demir kapılarını ilk kez ardına kadar açtı.
Bıyıklı Mehmed Paşa bugün Fatih Paşa Camii’nin (Kurşunlu Cami) bahçesindeki türbesinde yatıyor. 1515 kuşatması, saray kroniklerinde birkaç satırlık bir “fetih” notuna indirgenir çoğu zaman. Oysa bu bir fetih değil; içerideki halk ile dışarıdaki aklın birleştiği, bazalt taşların arasına kan ve açlıkla kazınmış bir hayatta kalma savaşıydı.
Bugün Diyarbakır surlarının gölgesinde yürürken elinizi o kara, pürüzlü taşlara koyduğunuzda hissettiğiniz soğukluk sadece kıştan kalma değildir. O soğukluk; bir yıl boyunca aç karnına sur burcunda nöbet bekleyen bir demircinin, şehre giren Mehmed Paşa’nın atının nal seslerinin ve Karahan’ın mancınıklarına boyun eğmeyen bir şehrin inat hafızasıdır.
Yorum Yap