BU TERÖRÜ GUZMÁN MI YAPTI?
Millî!? Eğitim Bakanlığı, 2026/70 sayılı Genelge ile okullarda “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” doğrultusunda etkinlikler yapılmasını istiyor.
Genelgenin metninde herhangi bir terör örgütünün propagandasının yapılması veya bir elebaşının övülmesi yönünde hüküm bulunmuyor. Tartışılması gereken asıl mesele; hazırlanacak uygulama kılavuzlarının tarihsel gerçekleri, terörün mağdurlarını ve milletin ödediği bedelleri hangi ölçüde yansıtacağıdır.
Elbette bütün etkinlikleri yapalım!
Kanunu anlatalım, barışı konuşalım, kardeşlik şiirleri okuyalım. Güvercinler çizip zeytin dalları boyayalım. Fakat başlamadan önce, cevabını bildiğimiz birkaç safça soru soralım:
Bu ülkede kırk yılı aşkın süren terörü kim yaptı? Peru’daki Aydınlık Yol örgütü mü yaptı? 15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli’deki silahlı saldırıları Abimael Guzmán mı başlattı? Pınarcık’ta kundaktaki çocukları Peru’dan gelen teröristler mi hedef aldı? Dağlıca’da Mehmetçiğimize pusuyu Aydınlık Yol mu kurdu? Aktütün Karakolu’na saldırı emrini Guzmán, Lima’daki evinden mi verdi?
Köyleri basan, yolları kesen, işçileri kurşuna dizen ve öğretmenleri kaçıranlar Peru dağlarından mı geldi? Şenay Aybüke Yalçın’ın bulunduğu araca ateş açtıran Guzmán mıydı? Necmettin Yılmaz’ı kaçırıp katleden Aydınlık Yol muydu?
Bilmiyoruz tabii!
Belki Guzmán Peru’dan çıktı, Atlas Okyanusu’nu yüzerek geçti, Anadolu dağlarına ulaştı ve kırk yıl boyunca Türkiye’ye karşı yürütülen terörü yönetti! Aydınlık Yol da Peru’yu bırakıp Türkiye’nin köylerinde papatya toplarken yanlışlıkla mayın döşedi, yanlışlıkla pusu kurdu, yanlışlıkla öğretmenlerimizi ve güvenlik görevlilerimizi hedef aldı!
Eğer gerçek failin sorumluluğu açıkça anlatılmadan bir tarih kurulacaksa, boşluğu Guzmán’la dolduralım!
Nasıl olsa Guzmán felsefe eğitimi almış bir üniversite hocasıydı. Öyleyse kendisine “büyük filozof”, “yanlış anlaşılmış aydın”, “barış bilgesi” diyelim. Kurduğu Aydınlık Yol’u da terör örgütü değil, silahlı düşünce kulübü olarak tanıtalım!
Silahları fikir kalemi, mermileri düşünceye düşülmüş dipnot, bombaları toplumsal eleştiri, mayınları da toprağa bırakılmış felsefi soru işaretleri olsun!
Sonra çocuklara şöyle anlatalım:
“Evlatlar, ülkemizde terör yaşanmadı. Yalnızca kendisini silahla ifade etmek zorunda kalan bazı hassas düşünürler vardı.”
Şehitliklerdeki mezar taşlarını “eski dönemin tatsız hatıraları” diye tanıtalım. Gazilerin kaybettikleri uzuvları görmezden gelelim. Şehit annelerinin gözyaşlarını da etkinliğin neşesini kaçırmaması için okul kapısının dışında bırakalım.
Tahtaya rengârenk harflerle “TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞME” yazalım.
Oldu mu?
Guzmán bütün suçu üstlendi!?, Türkiye’deki terörün faili ortadan kayboldu, tarih temizlendi, adalet sağlandı!
Elbette olmadı!
Çünkü Abimael Guzmán’ın Türkiye’deki saldırılarla hiçbir ilgisi yoktur. Aydınlık Yol, Peru’nun terör örgütüdür. Türkiye’ye silah doğrultan bölücü terör örgütü de onun hükümlü elebaşı da bu millet tarafından gayet iyi bilinmektedir.
İsimlerini yazmıyorum; çünkü bu yazının meselesi onların adını çoğaltmak değil, terörün üzerinin kelime oyunlarıyla örtülmesinin nasıl bir tarih çarpıklığına yol açabileceğini göstermektir.
Fakat isimlerini yazmamak, suçlarını unuttuğumuz anlamına gelmez!
Biz kimin askerimize pusu kurduğunu biliyoruz. Kimin polisimizi hedef aldığını biliyoruz. Kimin köyleri bastığını, yolları kestiğini, öğretmenleri kaçırıp katlettiğini biliyoruz. Aybüke’nin öğrencilerine neden dönemediğini, Necmettin’in ailesine neden kavuşamadığını biliyoruz.
O hâlde terörü failsiz, elebaşını sorumluluksuz, şehitleri de dipnot hâline getiren bir tarih anlatısı kurulacak ise kurulmasın.
Madem yüce devletimizin iradesi anlatılacak, Türk devletinin hafızası da anlatılmalıdır. Madem silahların bırakılması konuşulacak, o silahların hangi canları aldığı da söylenmelidir. Madem yeni bir sayfa açılacak, eski sayfalardaki kan lekelerinin üzeri süslü başlıklarla kapatılmamalıdır.
Kanunun adı görkemlidir: “Millî dayanışma”, “toplumsal bütünleşme”…
Fakat adalet olmadan dayanışma, hakikat olmadan bütünleşme olmaz. Geçmişle yüzleşmeden açılan her yeni sayfa, önceki sayfadaki kanın üzerine yapıştırılmış ince bir kâğıttan ibaret kalır.
Çocuklara yalnızca kanunun adını değil, kamuoyunda neden “af” tartışması doğurduğunu da anlatalım. Soruşturma, kovuşturma ve cezaların infazı bakımından ortaya çıkarabileceği hukuki sonuçları açıklayalım. Ardından şu soruyu soralım:
“İşlenen suçlarla yüzleşmeden ve mağdurların adalet beklentisini karşılamadan kurulacak bir gelecek, barış üzerine mi yoksa unutturma üzerine mi inşa edilir?”
Çocukların cevabından korkmayın.
Onlar henüz kelimelerin kamusal tartışmalarda nasıl yumuşatıldığını bilmiyor. “Terör örgütü”nün ne zaman “silahlı yapı”, hükümlü elebaşının ne zaman “siyasi aktör”, hukuki bir düzenlemenin ne zaman “tarihî adım” diye sunulduğunu öğrenmediler.
Kimin elinde kalem, kimin elinde silah olduğunu ayırt edebilecek kadar temiz bir vicdanları var.
Öğretmenlerimize güvenelim. En azından, kırk bin üyesi olan ve Diyarbakır il başkanlığını yürüttüğüm Hürriyetçi Eğitim Sen’e ve değerli genel başkanımız sayın Levent Kuruoğlu’na; Türk memur sendikacılığında hür, millî ve bağımsız duruşun son amiral gemisine güvenin. Çünkü biz, çocuklarımızın karşısına ne propagandanın diliyle ne de tarihin üzerini örten cümlelerle çıkarız; hakikati, hukuku şehitlerimizin ve şahitlerimiz olan gazilermizin aziz hatırasını gözeterek anlatırız.
Biz yalnızca gönderilen metni seslendiren görevliler değil, Aybüke’nin ve Necmettin’in meslektaşlarıyız. Öğretmenlerin katledildiği bir dönemi öğretmensiz, şehitsiz, şahitsiz ve failsiz cümlelerle anlatan herhangi bir yaklaşım, tarihin yalnızca kullanışlı yarısını okutmuş olur.
Evet, bütün etkinlikleri yapalım!
Güvercin çizelim, zeytin dalı boyayalım, kardeşlik şiirleri okuyalım ve sınıfın kapısına kocaman bir “BARIŞ” levhası asalım.
Nasıl olsa bir güvercin resmi bir saldırıyı unutturur! İki zeytin dalı bir şehit cenazesini hafızadan siler! Üç kardeşlik şiiri okununca Aybüke sınıfına, Necmettin ailesine döner! Dördüncü etkinlikte Guzmán Türkiye’deki terörün sorumlusu, Aydınlık Yol Anadolu dağlarının örgütü, gerçek failler de birer barış filozofu olur!
Ne kadar kolaymış…
Yıllarca terörle mücadele etmeye ne gerek varmış? Peru’ya diplomatik nota gönderir, Guzmán’dan Türkiye’deki bütün saldırıların hesabını sorar, meseleyi kapatırdık!
Hatta özür dilemesi için Aydınlık Yol’a mektup yazardık:
“Sayın terör örgütü, bizim askerimizi, polisimizi ve öğretmenimizi neden hedef aldınız?”
Onlar da Peru’dan cevap verirdi:
“Biz yapmadık!”
Biz de şaşırırdık:
“Peki kim yaptı?”
İşte bütün mesele budur!
Faili söylemeden suç anlatılmaz. Katili görünmez kılarak barış kurulmaz. Şehidi ve şahidi unutturarak toplumsal bütünleşme sağlanmaz.
Kanunu anlatırız; fakat kanuna gelinceye kadar dökülen kanı da anlatırız. Barışı anlatırız; fakat onun arkasına terörün tarihini saklatmayız. Devletin bugünkü iradesini anlatırız; fakat milletin dün ödediği bedeli unutturmayız.
Peru’nun çocuklarına Guzmán’ı “barış bilgesi” diye anlatmak ne kadar yanlışsa, Anlatılacak ise şayet çocuklarımıza öğretmenini öldüren yapının elebaşını “barış güvercini”, terörü ise faili belirsiz bir “süreç” gibi sunmak da o kadar yanlıştır.
Pardon, bu benzetme ağır mı geldi?
O hâlde milletin hafızasını ilgilendiren bir konuda kelimeler biraz daha dikkatli seçilsin!
Çünkü bir milletin çocuklarına öğretmenini öldüreni “barış güvercini” diye anlatmak, o öğretmenin hatırasını ikinci kez yaralamaktır: İlk kurşun bedenine sıkılır; ikinci kurşun, şiddeti yumuşatan resmî cümlelerle milletin hafızasına yönelir.
Faili belirsizleştirilen her cinayet, geleceğin şiddetine bırakılmış tehlikeli bir boşluktur.
Eğer amaç hakikati öğretmek değil de geçmişin failini çocukların zihninde temize çıkarmak olursa bunun adı eğitim değildir:
Bu, yalanın kendisine gelecek nesil aramasıdır!
Böyle bir anlatıya da kusura bakılmasın, “millî!? eğitim” denilmesin!
Muhittin Çaçan
Yorum Yap