Saat gecenin biri… Memleketin büyük kısmı uyuyor olmalı. Bense üzerimde var olan Mete Yüzbaşı’nın yorgunluğunu atmak için bir adet çay, birkaç adet sigara ve bir kitabın yeterli olacağını düşünüyorum sankim… Fakat bu memlekette gece yarısı kitap açmanın kötü bir huyu var: İnsan dinlenmek için tarihe bakıyor, tarih insanı yakasından tutup bugünün ortasına bırakıyor. Çay önünüzde soğurken bir tarafta Bilge Kağan, öbür tarafta Alp Arslan, biraz ileride Nizamülmülk; sonra başınızı kaldırıp bugünkü Türkiye’ye bakıyorsunuz. İsimler değişmiş, makamlar değişmiş, kavramların ambalajı yenilenmiş ama coğrafyanın yükü, devletin imtihanı ve Türk’ün omuzlarındaki tarihî sorumluluk pek değişmemiş. İnsan böyle zamanlarda uykusuzluğun kahveden değil, memleketten olduğunu anlıyor.
Türk tarihi yalnız savaşların ve zaferlerin değil, devlet aklının tarihidir. Dandanakan yalnız kazanılmış bir meydan savaşı değildi; Selçuklu iradesinin teşkilatlı bir devlete dönüşmesiydi. Malazgirt yalnız Alp Arslan’ın kılıcıyla açılmış bir kapı değildi; ardından Anadolu’ya yürüyen Türkmenlerin toprağı vatana dönüştürme iradesiydi. Nizamülmülk’ün devlet anlayışıyla Bilge Kağan’ın asırlar önce taşa kazıttığı ikazların buluştuğu yer burasıdır: Devlet yalnız sınır çizerek yaşayamaz; adalet, liyakat, hafıza, kültür ve millet şuuru ister. Çünkü toprak savaşla alınabilir ama vatan ancak devlet aklıyla korunur. Devlet kurmak kahramanlık ister; onu ayakta tutmak ise kahramanlıktan daha zor olan şeyi, yani aklı ister.
Tam burada İsmet Özel’in insanın omzuna taş gibi bıraktığı o cümleyi hatırlıyorum: “Bu ülkede yaşayan insanların önemsiz, küçük, cahil, zavallı olma hakkı yok.” Çünkü üzerinde yaşadığımız toprak sıradan bir coğrafya değildir. Anadolu’da yaşamak yalnız nüfus cüzdanında Türkiye Cumhuriyeti yazması değildir; tarihin en pahalı arsalarından birinde oturmaktır. Malazgirt’in, Miryokefalon’un, Sakarya’nın, Dumlupınar’ın yükünü taşıyan bir coğrafyada “Bana ne memleketten?” rahatlığı tarihî bir lüks değil, gaflettir. Herkes profesör olmak zorunda değildir ama kimsenin cehaleti meziyet diye pazarlama hakkı da yoktur. İki sosyal medya videosu izleyip jeopolitik uzmanı, üç tarih dizisi seyredip Selçuklu mütehassısı, iki slogan ezberleyip milliyetçi olunuyorsa Nizamülmülk boşuna Siyasetnâme yazmış; keşke birkaç kısa video çekip altına da “Devamı için takip edin” yazsaymış!
Türk milliyetçiliği tam burada ciddiyet kazanır. Milliyetçilik geçmişin ihtişamını tekrar edip bugünün noksanlarını örtmek değildir. “Atalarımız büyüktü” demek kolaydır; asıl mesele onların bıraktığı emaneti ne hâle getirdiğimizdir. Dedemizin at üzerinde üç kıtaya yürüdüğünü anlatırken torunun matematikte neden tökezlediğini sormuyorsak tarih sevgimiz biraz dekoratif kalıyor demektir. Türk’ü sevmek; Türk çocuğunun iyi eğitim almasını, Türkçenin güçlü yaşamasını, üniversitenin bilim üretmesini, fabrikanın çalışmasını, ordunun caydırıcı olmasını ve devlet makamlarında liyakatin hâkimiyetini istemektir. Milliyetçilik dünün ihtişamıyla sarhoş olmak değil, yarının sorumluluğuyla ayık kalmaktır.
Çünkü XXI. yüzyılın Malazgirtleri yalnız meydanlarda kazanılmayacaktır. Alp Arslan bugün yaşasaydı belki kaç süvarimiz olduğunu değil; kaç mühendisimiz, fizikçimiz, matematikçimiz olduğunu, yapay zekâda nerede bulunduğumuzu, savunma sanayimizin ne ürettiğini, üniversitelerimizin dünyaya hangi bilgiyi kattığını sorardı. Dün demiri iyi döven millet güçlüydü; bugün bilgiyi üreten ve teknolojiye dönüştüren millet güçlüdür. İstanbul’dan Bakü’ye, Ankara’dan Astana’ya, Semerkant’tan Bişkek’e uzanan Türk dünyasının geleceği de yalnız hamasi nutuklarla kurulamaz. Bilim, kültür, ticaret, enerji, teknoloji ve eğitim bağları gerekir. Kızıl Elma artık yalnız haritada değil; laboratuvarda, kütüphanede, fabrikada ve uzayda da aranmalıdır. Yoksa telefonu elimize alıp “Nerede eski Türkler?” diye yakınmakla eski Türkler geri gelmiyor; yalnız telefonun şarjı bitiyor.
Bugün memleketin önündeki ağır meseleleri de bu tarih şuuru içerisinde değerlendirmek zorundayız. Terör bitecekse elbette bitsin, silahlar susacaksa elbette sussun; bir tek askerimizin, polisimizin veya vatandaşımızın daha hayatını kaybetmemesinden daha kıymetli ne olabilir? Fakat barış ile hafızasızlık birbirine karıştırılmamalıdır. Devlet intikam duygusuyla hareket etmez ama hafızasını da terk etmez. Çünkü devlet yalnız bugün makamda bulunanların değil, dün bu topraklar için bedel ödeyenlerle yarın burada yaşayacak çocukların arasındaki tarihî emanettir. Bugün alınan kararların ölçüsü yalnız “Bugün ne kazanacağız?” değil, “Yarın nasıl bir Türkiye bırakacağız?” sorusu olmalıdır. Devlet aklı alkışın yüksekliğine değil, kararın otuz yıl sonraki neticesine bakar.
İşte bunun için içimde günlerdir aynı cümle dolaşıyor: Sabrın arefesindeyiz; ya kurban olacağız, ya bayram edeceğiz. Fakat Türk’ün sabrı teslimiyet değildir. Türk’ün sabrı fırtınada diz çökmemek, zamanını beklerken iradesini kaybetmemektir. Tarih boyunca Anadolu üzerine nice hesaplar kuruldu, sınırlar çizildi, hükümler verildi; fakat Türk milleti büyük kırılma anlarında kendi kaderine yeniden el koymayı bildi. Sabır bu yüzden susmak yahut vazgeçmek değildir; aklı, hafızayı ve millî iradeyi muhafaza etmektir. Başkalarının kurduğu sofrada kurban olmakla kendi geleceğini kurup bayram etmek arasındaki fark budur. Türk milletinin tarihî tercihi kendi kaderinin sahibi olmaktır.
İsmet Özel’in sözüne bu yüzden yeniden dönmek gerekiyor: Bu ülkede yaşayan insanların önemsiz, küçük, cahil, zavallı olma hakkı yok. Türkiye’nin küçük düşünme lüksü yoktur. Bu coğrafya küçük hesap yapanları tarih boyunca büyük faturalarla tanıştırmıştır. Üç tarafı deniz, dört tarafı hesapla çevrili bir memlekette cehaleti “samimiyet”, liyakatsizliği “bizdenlik”, bilgisizliği “özgüven” diye pazarlarsanız sonunda hakikat kapıya dayanır. Hakikatin de kötü bir huyu vardır; makamınıza, kartvizitinize, takipçi sayınıza veya televizyonda kaç dakika konuştuğunuza pek hürmet etmez. Tarih insanın özgeçmişini değil, geride bıraktığı neticeyi okur.
Tam bunları düşünürken Homeros’un zeytin ağacı çıkıyor karşıma: “Sen gelmeden önce de buradaydım, sen gittikten sonra da burada olacağım.” Doğru söylüyorsun mübarek… Bizim memleket gündemini biraz takip etseydin muhtemelen ikinci cümleyi kurmadan gövdene yaslanıp “Ben ne ara bu tartışmaya dâhil oldum?” diye düşünürdün. Binlerce yıl geçmiş; Homeros hâlâ okunuyor, zeytin ağacı hâlâ ayakta, biz ise bazı meseleleri her sabah ilk defa başımıza gelmiş gibi yeniden tartışıyoruz. Selçuklu kurulmuş, yükselmiş, parçalanmış; Osmanlı gelmiş, üç kıtaya yayılmış, tarih olmuş; Cumhuriyet bir asrı devirmiş… Biz hâlâ çayın başında “Bu sefer acaba ne olacak?” diye memleket nöbeti tutuyoruz.
Hatta o zeytin ağacı biraz daha konuşsa herhâlde, “Evladım, Pers gördüm, Roma gördüm, Bizans gördüm, Selçuklu gördüm, Osmanlı gördüm… Sizin gündemi görünce ilk defa odun olmanın avantajlarını düşünmeye başladım,” derdi. Haksız da sayılmaz. Bizde bazen tarih ilerlemiyor da yalnız oyuncuların kostümleri değişiyor sanıyor insan. Eskiden saray entrikası vardı, şimdi sosyal medya gündemi var; eskiden ferman çıkıyordu, şimdi bildirim geliyor. Teknoloji ilerledi ama insanın gafleti maşallah güncelleme istemeden çalışıyor.
Tam o sırada kızımın sesi geliyor: “Baba, çayını soğuttun…” Haklı çocuk. Ben Bilge Kağan’dan Alp Arslan’a, Selçuklu’dan Cumhuriyet’e memleketin bin yıllık hesabını yaparken gariban çay masanın üzerinde bütün jeopolitik gelişmelerden bağımsız biçimde soğumuş. Kızımın derdi babasının çayını sıcak içmesi; benim derdim ona ve onun kuşağına nasıl bir memleket bırakacağımız. Sonra fark ediyorum ki bütün bu uzun tarih muhasebesinin en sade cevabı belki de o küçücük cümlenin içinde saklı: Biz yarınları çocuklarımız için düşünüyoruz; çocuklarımız ise bazen bir bardak çayın soğuduğunu hatırlatarak bize hayatın hâlâ bugün devam ettiğini söylüyor.
Saat gecenin biri… Ben Türk’ün yarınlarını düşünüyorum, kızım ise sessizce “Baba, çayını soğuttun” diyor. Belki de bütün bu gecenin en güzel cümlesi bu. Çünkü insan Bilge Kağan’dan Alp Arslan’a, Malazgirt’ten Cumhuriyet’e kadar tarihin bütün yükünü sırtına alabilir; fakat sonunda dönüp baktığında bütün o devlet, vatan ve gelecek meselesinin neden önemli olduğunu evin içinde iki kelimeyle hatırlar: Çocuklarımız için. Bizim milliyetçilik dediğimiz şey de yalnız geçmişte ölenleri hatırlamak değil, henüz önünde uzun bir ömür bulunan çocuklara başı dik yaşayabilecekleri bir ülke bırakabilmektir.
Çay soğur, sigara biter, kitap kapanır; Homeros gider, zeytin ağacı kalır. İsimler değişir, makamlar değişir, nutukların kelimeleri değişir. Sonra insan tarihin ortasında aynı soruyu sorar: “Yahu biz bunu daha önce yaşamamış mıydık?” Yaşamıştık. Bilge Kağan taşa kazımıştı, Selçuklu yaşayarak göstermişti, Cumhuriyet’in kurucu nesli bedelini ödeyerek öğretmişti. Fakat malum; biz tarihi okumayı çok seviyoruz, tarihten ders çıkarmaya gelince kitabın o sayfası nedense hep birbirine yapışık çıkıyor. Sonra aynı çukura düşünce şaşırıyoruz. Çukur eski, yol eski, tabela bile yerinde; bizim şaşkınlık her seferinde fabrikadan yeni çıkmış gibi.
Yine de ümitsiz değilim. Çünkü Türk’ün yarınlarından ümit kesmek, Türk tarihini hiç anlamamaktır. Bizim vazifemiz geçmişin gölgesinde uyumak değil, geçmişin omuzlarına basarak daha uzağı görebilmektir. Atalarımızla övünmek kadar torunlarımızın bizimle övünebileceği bir Türkiye bırakmak zorundayız. Sabrın arefesindeyiz; ya kurban olacağız, ya bayram edeceğiz. Bu ülkede yaşayan insanların küçük düşünme, cehaleti marifet sayma ve kendisini önemsizleştirme lüksü yoktur. Üzerinde yaşadığımız toprağın tapusu yalnız sınır taşlarıyla değil, tarih boyunca ödenmiş bedellerle yazılmıştır.
Saat gecenin biri… Zeytin ağacı üç bin yıldır susuyor, kızım “Baba, çayını soğuttun” diyor, ben hâlâ Türk’ün yarınlarını düşünüyorum. Sonra anlıyorum: Mesele çayın soğuması değil; çocuklarımızın yarınlarının soğumamasıdır. Çay yeniden demlenir. Kitap yeniden açılır. Uykusuzluk geçer. Fakat bir millet geleceğini kaybederse onu yeniden demlemek o kadar kolay değildir. Siz bakmayın şu sıra DEM’lemelere… Diyarbakır Deneme Tiyatrosu’nda bir ara Shakespeare’in Hamlet’i oynanıyordu. Hamlet, oyunun bir yerinde sanki bütün meseleyi iki kelimeyle özetliyordu: “Oğlım Hamlet, Dezgeye gelme!”
Onun için çay varsın biraz soğusun.
Yeter ki Türk’ün yarınları soğumasın.
Muhittin Çaçan
Yorum Yap