Son Dakika !
--:--:--
¨Cihat TOPRAK

Diyarbakır’ın Unuttuğu Hekim: Amidalı Aetius ve On Altı Kitaba Sığdırılan Tıp

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!

Yaklaşık bin beş yüz yıl önce Amida’dan çıkan bir hekim, göz hastalıklarından kadın sağlığına, zehirlerden ruhsal bozukluklara kadar çağının tıp bilgisini on altı kitapta toplamaya girişti. Bugün araştırmacılar kaybolmuş bazı antik hekimlerin düşüncelerine onun sayesinde ulaşabiliyor. Peki Aetius’un adı tıp tarihi çalışmalarında yaşamaya devam ederken doğduğu şehrin hafızasında neden bu kadar silik?

Diyarbakır’da birine Aetius’u sorun.

Surları sorun, cevap alırsınız. Hevsel’i sorun. Ulu Cami’yi, On Gözlü Köprü’yü, Hasan Paşa Hanı’nı sorun. Şehrin taşını, türküsünü, yemeğini sorun.

Sonra Aetius’u sorun.

Büyük ihtimalle kısa bir sessizlik olacaktır.

Garip olan tam da bu.

Çünkü sözünü ettiğimiz kişi, adı bugün Oxford’un klasik dünya çalışmalarında, Bizans tıbbı araştırmalarında, göz hastalıkları tarihinde, kadın hastalıkları çalışmalarında ve antik ruhsal hastalık literatüründe karşımıza çıkan bir hekimdir.

Adının sonundaki ifade ise oldukça açıktır:

Aëtius of Amida.

Amidalı Aetius.

Yani bugünkü Diyarbakır’dan.

Oxford Classical Dictionary onu yaklaşık MS 530–560 yılları arasında etkin olmuş bir hekim olarak ele alıyor. Doğum ve ölüm tarihlerini kesin biliyormuşuz gibi konuşmak doğru değil. Kaynakların güvenle söylediği şeylerden biri, onun Amida ile bağlantısıdır; diğeri ise İskenderiye ve Konstantinopolis’te bulunmuş olmasıdır.

Burada asıl soru Aetius’un ne kadar büyük olduğu değil.

Daha rahatsız edici soru şu:

Biz onu neden bilmiyoruz?

Bir sınır kentinde doğmak

Aetius’un Amida’sını bugünkü Diyarbakır’ın üzerine birkaç eski kostüm giydirerek hayal etmek hata olur.

Altıncı yüzyılın Amida’sı romantik bir taş şehir değildi.

Bir sınır kentiydi.

Roma ile Sasani dünyasının birbirine baktığı, orduların geçtiği, yolların kesiştiği, güvenliğin hiçbir zaman bütünüyle garanti olmadığı bir coğrafyada bulunuyordu.

Encyclopaedia Iranica, Amida’nın Yukarı Dicle’nin batı kıyısına hâkim bir plato üzerinde, kuzey-güney ve doğu-batı güzergâhlarının kesiştiği stratejik bir noktada bulunduğunu anlatıyor. Şehir Roma-Sasani mücadelesinin başlıca sahnelerinden biriydi. 359 yılında Sasani hükümdarı II. Şapur’un uzun kuşatması sonunda şehir düşmüş; 502 yılında ise bu kez Kavâd’ın orduları Amida’ya saldırmıştı.

502 tarihi özellikle önemlidir.

Çünkü Aetius’un yaşamı için önerilen tarihlendirmeler doğruysa, onun dünyaya geldiği dönem tam olarak bu büyük Roma-Sasani savaşlarının çevresidir.

Kesin doğum yılını bilmiyoruz. Dolayısıyla “Aetius kuşatmayı çocukken gördü” gibi çekici ama kanıtsız bir sahne kuramayız.

Bildiğimiz şey daha çıplak:

Onun Amida’sı imparatorluğun kenarında değil, iki büyük siyasi dünyanın temas hattındaydı.

İngiliz Akademisi tarafından yayımlanan geç antik çağ çalışmaları da Amida’yı sıradan bir taşra şehri olarak değil, geç Roma dünyasının askerî karakteri güçlü sınır kentlerinden biri olarak değerlendiriyor. Kentin surlarında 502 kuşatmasının ardından büyük onarımlar ve yeni inşa evreleri görülüyor.

Bu ayrıntı Aetius’un biyografisinden daha büyük bir meseleye işaret ediyor.

Bilgi her zaman huzurlu merkezlerde doğmaz.

Bazen sınırda doğar.

İmparatorlukların birbirini yokladığı yerde.

Dillerin birbirine değdiği yerde.

Tüccarın, askerin, din adamının, hekimin ve yolcunun aynı şehir kapısından geçtiği yerde.

Aetius’un Amida’dan çıkmış olması bu nedenle yalnızca Diyarbakır’ın gurur hanesine yazılacak folklorik bir bilgi değildir.

Eski dünyanın bilgi coğrafyasına dair bir ipucudur.

Amida’dan İskenderiye’ye uzanan yol

Aetius’un eserinde İskenderiye’de bulunduğuna dair göndermeler vardır ve biyografik literatür onun tıp eğitimini burada aldığını kabul eder. Oxford kaynakları da hayatını İskenderiye ve Konstantinopolis ekseninde konumlandırıyor.

Bugünden bakınca tek satırlık bir biyografi bilgisi:

“İskenderiye’de tıp okudu.”

Fakat o cümlenin içinde birkaç bin kilometrelik bir dünya saklıdır.

Amida’dan çıkan bir insanın Akdeniz’in en önemli bilgi merkezlerinden birine gitmesi, antik dünyayı bizim bugün çizdiğimiz kültürel sınırların içine kapatmanın ne kadar yanıltıcı olduğunu gösteriyor.

Mezopotamya ile İskenderiye birbirinden kopuk iki evren değildi.

Aetius’un yaşamı, bilginin şehirler arasında dolaşabildiği bir dünyanın kanıtlarından biridir.

Ve İskenderiye’de karşılaştığı tıp, sıfırdan kurulmuş bir tıp değildi.

Hippokrates’in, Galen’in ve yüzlerce başka hekimin birikimi üzerinde yükseliyordu.

Aetius’un ileride yapacağı şey de tam burada anlam kazanacaktı.

Kendisinden önce söylenenleri toplamak.

Seçmek.

Kısaltmak.

Bazen değiştirmek.

Bazen yeniden düzenlemek.

Ve başka bir zamana geçirmek.

Peki Aetius gerçekten sarayın başhekimi miydi?

İnternette Aetius hakkında yazılan metinlerde en sık karşılaşılan cümlelerden biri şudur:

“İmparator Justinianus’un başhekimiydi.”

Sorun şu ki tarih böyle kesin konuşmuyor.

Bazı el yazmalarında Aetius’un yanında komēs opsikiou, Latince biçimiyle comes obsequii unvanı görülüyor.

Bu unvan onun saray çevresinde yüksek bir statüye sahip olduğuna işaret ediyor. Fakat Dictionary of Scientific Biography temelli biyografik değerlendirme özellikle ihtiyatlı davranıyor: Aetius’un Bizans sarayının düzenli hekimi olduğu zaman zaman varsayılmış ve sonradan kitaplarda gerçekmiş gibi tekrarlanmıştır; buna karşılık unvanın kendisi yüksek, belki askerî nitelikli bir saray rütbesini gösteriyor.

İşte tarih yazımının küçük ama önemli ahlakı burada başlıyor.

Bir insanı büyütmek için ona sahip olmadığı makamları vermek gerekmez.

Aetius zaten yeterince ilginçtir.

Onu “imparatorluk başhekimi” ilan etmeden de.

On altı kitap ve yanlış anlaşılan bir isim

Aetius’un temel eseri Yunanca Biblia Iatrika Hekkaideka, yani kabaca Tıp Üzerine On Altı Kitap olarak bilinir.

Kaynaklarda Libri Medicinales adıyla da karşılaşırız.

Bir başka meşhur ad ise Tetrabiblondur.

Burada küçük bir isim bilmecesi var.

On altı kitaplık bir eser neden “tetra”, yani dört ile başlayan bir ad taşıyor?

Oxford Classical Dictionary açıklamayı veriyor: eser dört ana bölüme ayrıldığı için Tetrabiblon adıyla anılmıştır. El yazması kayıtları da on altı kitaplık yapıyı doğruluyor. Leiden Üniversitesi koleksiyonlarında Aetius’un Libri medicinales nüshaları, Bibliothèque nationale de France kayıtlarında ise rerum medicinalium libri XVI başlığıyla on altı kitaplık külliyat görülüyor.

İçerik şaşırtıcı derecede geniştir.

Farmakoloji.

Beslenme.

Tedavi yöntemleri.

Hijyen.

Kan alma.

Ateşli hastalıklar.

İdrar.

Baş hastalıkları.

Göz hastalıkları.

Kozmetik.

Diş hastalıkları.

Zehirlenmeler.

Kadın hastalıkları.

Doğum.

Oxford’un özetinde ilk sekiz kitabın bile bu genişliğin önemli bölümünü kapsadığı, 13. kitabın toksikoloji, 16. kitabın ise jinekoloji ve obstetri bakımından özellikle önemli olduğu belirtiliyor.

Fakat burada Aetius’a haksızlık etmemenin yolu, ona gereğinden fazla paye vermemekten geçiyor.

Çünkü bu bilgilerin hepsini Aetius keşfetmedi.

Zaten eserin değeri de burada değil.

Belki de hekimden çok bir hafıza işçisiydi

Aetius, Galen’den ve başka eski tıp yazarlarından yoğun biçimde yararlandı.

Eskiden bu durum bazen küçümseyici biçimde “derlemecilik” diye anlatılıyordu.

Bugünkü çalışmalar daha dikkatli.

Berlin Freie Universität ve Humboldt çevresindeki “Episteme in Motion” araştırma projesi, Aetius’un eserini basit bir kopya deposu olarak görmüyor. Araştırmacılar onun eski metinleri kopyalama, kısaltma, seçme, yeniden düzenleme ve farklı bağlamlarda yeniden yapılandırma biçimlerini inceliyor.

Ricarda Gäbel’in Aetius’un beyin hastalıkları üzerine çalışması da aynı noktaya basıyor:

Aetius kendinden önceki metinleri sadece kopyalamıyor; amaçlarına göre değiştiriyor, tamamlıyor ve yeniden düzenliyor.

Belki Aetius’un gerçek önemi tam burada aranmalıdır.

Bilim tarihinde “ilk bulan kişi” takıntımız var.

İlk kim keşfetti?

İlk kim yazdı?

İlk kim yaptı?

Oysa insanlığın bilgisini taşıyanların hepsi keşif yapan insanlar değildi.

Bazıları unutulmamasını sağladı.

Aetius bunlardan biri olabilir.

Ölü bir hekimin sesi, başka bir hekimin kitabında

Bunun en çarpıcı kanıtlarından biri Efesli Rufus’tur.

Rufus, Aetius’tan yüzyıllar önce yaşamış önemli bir hekimdi. Fakat eserlerinin önemli bölümü kayboldu.

2023 yılında The Classical Quarterly dergisinde yayımlanan Brent Arehart ve Joshua Bocher imzalı araştırma, Rufus’un kadın hastalıklarına ilişkin kayıp çalışmasının parçalarını Aetius ile daha sonraki Arapça kaynakları karşılaştırarak ortaya çıkardı.

Araştırmacıların vardığı sonuç çarpıcıdır:

Rufus’un bugün elimizde tam hâli bulunmayan jinekoloji eserinin kimi bölümleri, Aetius onları aktardığı için yaşamaya devam ediyor.

Benzer araştırmalar Philagrius gibi başka hekimlere ait kaybolmuş parçaların Aetius geleneği içerisindeki el yazmaları sayesinde yeniden belirlenebildiğini gösteriyor.

Bir an için meseleyi tıptan çıkarıp hafızaya taşıyalım.

Bir kütüphane yanıyor.

Bir kitap kayboluyor.

Bir yazar unutuluyor.

Ama ondan yüz yıl sonra yaşayan biri, o kitaptan birkaç paragrafı kendi defterine geçirmiş.

Bin yıl sonra asıl kitap artık yok.

O birkaç paragraf hâlâ var.

Bazen medeniyet dediğimiz şey bundan ibarettir.

Birinin, başka birinin cümlesini kaybolmadan önce kopyalamış olması.

Aetius’un değerini “modern tıbbın babası” gibi bugünden geçmişe fırlatılmış unvanlarla büyütmeye çalışmak yerine burada aramak daha doğru olabilir.

O, bazı durumlarda insanlığın kayıp tıp kütüphanesinden kurtulmuş sayfaların taşıyıcısıdır.

Gözden zihne: kitabın içinden birkaç insan manzarası

Aetius’un metinlerine yaklaştıkça karşımıza steril bir bilim tarihi çıkmıyor.

İnsan bedeni çıkıyor.

Ve korku.

Görme kaybı.

Doğum.

Zehirlenme.

Mani.

Melankoli.

Aetius’un göz hastalıklarına ayırdığı bölümler, Bizans oftalmolojisi tarihi açısından inceleniyor. Modern bir tarih araştırması onun katarakt konusundaki değerlendirmelerini daha eski hekimlerin düşünceleriyle ilişkilendiriyor; Aetius’un burada da önceki tıp bilgisini aktardığı açık.

Altıncı kitap ise baş ve beyin hastalıklarına uzanıyor.

Burada phrenitis, uyuşukluk durumları, melankoli ve mani gibi zihinsel kapasiteyi etkileyen hastalık kategorileri bulunuyor. Bu bölümün modern araştırmacılar tarafından ayrıca çevrilip incelenmesi bile Aetius’un metninin psikiyatri tarihi açısından hâlâ araştırma malzemesi olduğunu gösteriyor.

Bir başka şaşırtıcı başlık dövmedir.

Aetius’un metinlerinde dövme mürekkebi hazırlanmasına ve dövmelerin giderilmesine ilişkin tariflerin bulunması bugün antik dövme tarihi araştırmalarında bile anılıyor. Bunların modern tıbbi yöntemler olmadığı; bazı maddelerin deri üzerinde ciddi hasar yaratabilecek nitelikte bulunduğu unutulmamalı.

Kadın sağlığına ilişkin 16. kitapta ise doğum, jinekolojik sorunlar ve gebeliği önlemeye yönelik eski reçete geleneğinin izleri bulunuyor.

Bunların hiçbiri bugünün tıbbıyla karıştırılmamalı.

Aetius’un kitabında bulunmaları onların doğru, güvenli veya Aetius tarafından keşfedilmiş olduğu anlamına gelmez.

Ama bize başka bir şey söyler:

Altıncı yüzyıl insanının bedeninden ne kadar korktuğunu, onu ne kadar dikkatle gözlediğini ve ne kadar çok şeyi anlamaya çalıştığını.

“Modern tıbbın kurucusu” demek neden yanlış?

Yerel tarih yazılarında geçmişten önemli bir isim bulunduğunda garip bir refleks ortaya çıkar.

Hemen büyütürüz.

“Dünyanın ilk…”

“Modern bilimin babası…”

“Avrupa’ya tıbbı öğreten…”

Aetius’a da benzer etiketler yapıştırmak mümkün.

Fakat akademik literatür böyle konuşmuyor.

2018 tarihli Oxford Handbook of Science and Medicine in the Classical World, Aetius’u Oribasius, Tralleisli Alexander ve Paulus Aegineta ile birlikte Bizans tıp ansiklopedicileri arasında değerlendiriyor. Bu hekimlerin önemi, önceki tıp bilgisini korumaları, düzenlemeleri ve açıklamalarında yatıyor.

Oxford’un 2024 tarihli Galen araştırmaları da Aetius’un rolünü başka bir açıdan gösteriyor: Oribasius, Aetius ve Paulus gibi derleyicilerin Galen’in devasa mirasını daha kısa ve uygulamaya dönük hâle getirerek sonraki Galenizm geleneğinin biçimlenmesinde pay sahibi olduklarını belirtiyor.

Bu az şey değildir.

Hatta “modern tıbbın kurucusu” klişesinden çok daha ilginçtir.

Çünkü Aetius böyle bakıldığında tek başına bir dâhi heykeli olmaktan çıkar.

Bir bilgi zincirinin halkasına dönüşür.

Galen’den alır.

Rufus’tan alır.

Archigenes’ten alır.

Soranus’tan alır.

Bazılarını değiştirir.

Bazılarını kısaltır.

Bazılarını korur.

Sonra kendisi başka hekimlerin kaynaklarından biri olur.

Bilgi böyle ilerler.

Tek bir adamın yıldırım gibi aydınlanmasıyla değil.

Birbirinden haberdar olan ve bazen birbirinin cümlelerini ölümden kurtaran insanların uzun zinciriyle.

Sonra matbaa geldi

Aetius’un hikâyesi altıncı yüzyılda bitmedi.

Eserinin el yazmaları yüzyıllar boyunca dolaştı.

Leiden’de bugün hâlâ Libri medicinales nüshaları kayıtlıdır. Paris Bibliothèque nationale de France koleksiyonlarında on altı kitaplık Yunan el yazmaları bulunmaktadır.

Erken modern Avrupa’da eserin bölümleri basıldı; on altıncı yüzyılda Latince çeviriler yayımlandı.

Bu durum “Aetius bütün Avrupa tıp okullarında yüzyıllarca ders kitabıydı” demeye yetmez.

Böyle büyük bir iddiayı destekleyecek sağlam kanıt gerekir.

Ama daha ölçülü ve daha ilginç bir şey söyleyebiliriz:

Amida’da doğmuş bir hekimin derlediği Yunanca tıp metni, doğumundan yaklaşık bin yıl sonra Avrupa’nın matbaa dünyasında yeniden çoğaltılıyordu.

İşte mesafe burada garipleşiyor.

Amida’dan İskenderiye’ye.

İskenderiye’den Konstantinopolis’e.

El yazmalarından Avrupa kütüphanelerine.

Matbaaya.

Modern üniversitelere.

Ve sonra dönüp Diyarbakır’a baktığımızda:

Sessizlik.

Şehirler yalnızca taşlarını mı miras alır?

Diyarbakır geçmiş konusunda yoksul bir şehir değildir.

Tam tersine.

Belki sorun da budur.

Geçmiş o kadar kalabalıktır ki bazı insanlar aradan düşer.

Surun taşını korumak mümkündür.

Bir kitabın adını korumak daha zordur.

Bir türbe görünür.

Bir el yazması görünmez.

Bir hükümdarın yaptırdığı kapı şehrin içinde durur.

Bir hekimin yaklaşık bin beş yüz yıl önce yazdığı Yunanca tıp metni ise bugün Berlin’deki bir araştırmacının masasından, Oxford’daki bir ansiklopediden veya Paris’teki bir el yazması kataloğundan karşımıza çıkabilir.

Belki de bu yüzden Aetius meselesi, Aetius’tan daha büyüktür.

Bir kentin geçmişine sahip çıkması ne demektir?

Eski yapıları restore etmek mi?

Duvarlara projektör tutmak mı?

Tarihî mekânların önüne tabelalar dikmek mi?

Bunların hepsi gerekli.

Ama yeterli olmayabilir.

Çünkü şehirlerin yalnız mimari hafızası yoktur.

Entelektüel hafızası da vardır.

Bir zamanlar o şehirden çıkan insanların ne düşündüğünü, ne yazdığını, hangi soruların peşinden gittiğini bilmiyorsanız; taşların bir bölümünü kurtarmış, fakat onların içinde yaşamış zihinlerin önemli kısmını kaybetmiş olabilirsiniz.

Aetius’un çocukluğunu bilmiyoruz.

Dicle kıyısında yürüyüp yürümediğini bilmiyoruz.

Hangi evde doğduğunu bilmiyoruz.

Amida’dan neden ayrıldığını bilmiyoruz.

Bildiğimiz daha az romantik ama daha değerlidir.

Amida ile anılan bir hekim, yaklaşık bin beş yüz yıl önce eski dünyanın tıp bilgisini toplamaya girişti.

On altı kitap ortaya çıktı.

O kitapların içinde başka hekimlerin sesleri kaldı.

Bazılarının kendi eserleri kayboldu.

Aetius’un kitabı kaldı.

Bugün bir araştırmacı Rufus’un kayıp düşüncelerini ararken hâlâ Amidalı hekimin satırlarına bakıyor.

Belki Diyarbakır’ın Aetius’a borcu onun adını bir caddeye vermek değildir.

Daha zor bir şeydir.

Onu gerçekten okumak.

Sonra da aynı soruyu kendine sormak:

Bu şehirden Aetius çıktıysa ve biz onu neredeyse unutmuşsak, daha kimleri unuttuk?

Belki Diyarbakır’ın tarihindeki en büyük boşluk, kaybolan yapılar değildir.

Belki bazı boşlukların adı bile artık bilinmiyor.

Araştırmada Yararlanılan Temel Kaynaklar

  1. John Scarborough, “Aëtius (2), of Amida, physician, fl. c. 530–560 CE”, Oxford Classical Dictionary / Oxford Research Encyclopedias, Oxford University Press, 2015.
  2. Svetla Slaveva-Griffin, “Byzantine Medical Encyclopedias and Education”, The Oxford Handbook of Science and Medicine in the Classical World, Oxford University Press, 2018.
  3. Christine Salazar, “Galen in the Late Imperial and Early Byzantine Periods”, The Oxford Handbook of Galen, Oxford University Press, 2024.
  4. Philip van der Eijk ve çalışma grubu, Aetius of Amida: Books on Medicine / Transfer of Medical Episteme, Freie Universität Berlin–Humboldt Universität araştırma projesi.
  5. Ricarda Gäbel, Aetius of Amida on Diseases of the Brain: Translation and Commentary of Libri medicinales 6.1–10, De Gruyter, 2022.
  6. Brent Arehart & Joshua Bocher, “New Fragments of Rufus of Ephesus’ On the Retention of Menses”, The Classical Quarterly, Cambridge University Press, 2022/2023.
  7. David Grenville Sellwood, “Amida”, Encyclopaedia Iranica, ilk yayın 1989, güncellenmiş çevrimiçi sürüm.
  8. J. Crow, “Amida and Tropaeum Traiani: a Comparison of Late Antique Fortress Cities on the Lower Danube and Mesopotamia”, British Academy / Oxford Academic, 2007.
  9. Lech Bieganowski, “Ophthalmology in Byzantium between the 4th and the 7th century”, Klinika Oczna, 2005.
  10. Chiara Thumiger & P. N. Singer (eds.), Mental Illness in Ancient Medicine: From Celsus to Paul of Aegina, Brill, 2018; Aetius üzerine Ricarda Gäbel bölümü.
  11. Leiden University Libraries, Aetius of Amida, Libri medicinales, BPG 6 el yazması kaydı.
  12. Bibliothèque nationale de France, Aetii Amideni rerum medicinalium libri XVI, Grec 2192 el yazması kaydı.
  13. Martin Dinter & Astrid Khoo, “Wounds prepared with iron: tattoos in antiquity”, King’s College London, 2018.

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Kara Taşa Söz Geçiren Usta: Mimar Ahmed’in 1100 Yıllık Yıkılmaz İmzası
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Diyarbekir’in Çekirge, Kıtlık ve Savaş Yılları, 1886–1919
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Barışı Konuşmanın Vakti Geldi
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK KERBELA’DA KANLI KIRIM: HZ. HÜSEYİN VE YOLDAŞLARI ŞEHİT EDİLDİ
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Suların Altında Kalan Sır: Eğil
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK CHP’de Karanlık Bir Perde Daha
Yazarlarımız
Ajans News