“1886 ile 1919 arasında Diyarbakır’ı otuz üç yıl boyunca çekirgeler istila etti” cümlesi, eldeki belgelerin anlattığı tarih değildir.
Arşiv kayıtları üzerinden çalışan Hakan Asan’ın araştırması, Diyarbekir Vilayeti’ndeki esaslı çekirge afetlerini 1886–1890, 1904–1905, 1914 ve 1919 kümeleri halinde ayırır. 1893, 1909 ve 1912’de ise komşu vilayetlerdeki hareketlilik Diyarbekir’de tedbir alınmasına yol açmıştır. Edip Bukarlı’nın özellikle Mardin üzerine yaptığı arşiv araştırması, bu ana şemanın arasındaki yerel hadiseleri de gösterir; örneğin 1898’de Mardin’in Geygi ve Çergan nahiyelerinde mahsul kaybı ve yerleşimlerin boşalması kayıtlara geçmiştir. Dolayısıyla 1886–1919, kesintisiz bir çekirge istilasının süresi değil; geç Osmanlı dönemindeki bir dizi istila ve kriz için anlamlı bir araştırma aralığıdır.
1886 tarihi gerçektir. Ekim 1886 tarihli yazışmalarda Diyarbekir ve Mardin yollarında çalışan ahalinin çekirge imhasına yönlendirilmesi gündeme gelir. Fakat 1886, bölgenin tarihinde görülen ilk çekirge felaketi değildir; yalnızca sonraki birkaç yıl boyunca ağırlaşacak büyük bir dalganın belgelerde belirginleştiği tarihlerden biridir. 1919 da gerçektir: Nisan ve Temmuz 1919 tarihli Dâhiliye kayıtlarına dayanan çalışma, Diyarbekir Vilayeti’nde uzun bir aradan sonra tekrar çekirge görüldüğünü, işçi ve para bulunmaya çalışıldığını, fakat mücadelenin gerektiği biçimde sürdürülemediğini bildirir. 1919’un “son çekirge istilası” olduğu ise söylenemez; çekirge meselesi Cumhuriyet döneminde ve Suriye-Irak-Türkiye sınırlarının oluşmasından sonra da Yukarı Mezopotamya’da devam etti.
Bir başka düzeltme daha gerekir. Belgelerde geçen “Diyarbekir”, çoğu zaman bugünkü sur içindeki şehir değildir. Diyarbekir Vilayeti, dönem içinde sınırları değişmekle beraber Mardin’i, Ergani/Maden’i ve geniş kırsal sahaları içine alan idarî bir bütündü. Çekirge zararının ayrıntılı biçimde görüldüğü kayıtların önemli bir kısmı Mardin, Midyat, Nusaybin, Cizre çevresi, Silvan köyleri ve vilayetin “çöl tarafları” ile ilgilidir. Şehir merkezi ise felaketin başka yüzünde karşımıza çıkar: açlık ve mahsul kaybından kaçan insanların sığındığı, iaşe ve yardım meselesinin toplandığı yer olarak.
“Gökyüzünü karartan milyonlarca çekirge” cümlesine gelince: Diyarbekir’e ait, bu ifadeyi aynen kullanan bir tarihsel tanıklık bulamadım. Bu nedenle bunu belge cümlesi olarak kullanmak doğru değildir. Buna karşılık böylesine yoğun sürülerin göğü karartabilmesi ne zoolojik ne de tarihsel bakımdan hayal ürünüdür. Günümüz FAO verilerine göre yalnızca bir kilometrekarelik bir çöl çekirgesi sürüsünde on milyonlarca yetişkin bulunabilir; yoğun sürüler çok geniş alanlara yayılabilir. Geç Osmanlı basınında da büyük sürülerin “kalın bulut” gibi güneşi örtebildiği anlatılıyordu. Fakat biyolojik olarak mümkün olması, “Diyarbekir semalarında şu kadar milyon çekirge vardı” dememize izin vermez.
Bu araştırmada kullanılan bazı BOA dosya numaraları, söz konusu belgeleri yayımlanmış çalışmalarında kullanan araştırmacıların dipnotlarından çaprazlandı. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri’ndeki her belgenin özgün görüntüsünü açıp satır satır yeniden paleografik transkripsiyon yaptığımı iddia etmiyorum. Bu ayrım önemlidir: aşağıda bir arşiv numarası verildiğinde, numara yayımlanmış arşiv araştırmasındaki atıftır; belgeyi görmediğim yerde görmüş gibi davranmayacağım.

Bunu bir tanığın hatıratı olarak değil, dönemin şartlarına uygun temsili bir sahne olarak düşünelim.
Yazın sonuna doğru Diyarbekir ovasında çalışan bir köylünün başını kaldırdığını varsayalım. Yağmur beklenen bir yılda uzaktaki koyuluk önce sevindirici bile görünebilir. Toprak su ister. Arpa, buğday, bostan, bağ, hayvanların otlağı su ister.
Fakat koyuluk yağmur bulutu gibi davranmaz.
Yaklaştıkça tek parça görünmez. Hareket eder. Işığın içinde titreşen binlerce küçük nokta çoğalır. Gökyüzüyle tarla arasındaki mesafe canlı bir şeyle dolar. Sonra ilk böcekler düşer; arkasından daha fazlası gelir.
Böyle bir görüntünün fiziksel olarak mümkün olduğunu bugün biliyoruz. Çöl çekirgeleri sürü fazına geçtiklerinde bir kilometrekarede on milyonlarca birey barındırabilen yoğun topluluklar oluşturabilir ve rüzgârla bir günde çok uzun mesafeler kat edebilir. Ancak bu modern sayıları 1887 Diyarbekir’ine taşıyıp “orada tam şu kadar çekirge vardı” demek anakronizm olur. Modern biyoloji yalnızca eski belgelerdeki “çokluk”, “istila”, “afet” ve güneşi perdeleyen sürü anlatılarının doğa bakımından mümkün olduğunu anlamamızı sağlar.
Çekirge felaketinin korkusu yalnız sürünün geldiği anda başlamıyordu. Asıl mücadele çoğu zaman daha kanatlanmadan önceydi. Osmanlı idaresinin yumurtaları bulmaya, toprağı sürmeye, yavruları toplamaya bu kadar önem vermesi boşuna değildi. Bir sürü kalkıp başka kazaya geçtiğinde idarî sınırın hiçbir anlamı kalmıyordu. Diyarbekir’de yumurtaların ve yavruların kıyye hesabıyla satın alınması, çift, tırmık, kürek ve kazma temin edilmesi bu yüzden devlet kayıtlarına kadar girdi.
Tarladaki insan için bütün bu idarî dilin karşılığı daha basitti.
Bir mevsimin emeği, hareket eden bir canlı kütlesinin önündeydi.
Diyarbakır’ın surları Yukarı Dicle havzasının üzerinde yalnız bir askerî yapı değildir. İçkale, surlar, kapılar, Hevsel Bahçeleri ve Dicle Vadisi yüzyıllar boyunca birbirine bağlı bir kent peyzajı meydana getirmiştir. Bugün UNESCO’nun da kültürel peyzaj olarak birlikte değerlendirdiği bu yapı, kentin savunmasıyla beslenme sahasını yan yana getirir: yukarıda taş şehir, aşağıda nehir ve tarımsal alan.
Roma, Sasani, Bizans, İslam devletleri ve Osmanlı dönemlerini görmüş surların tarihini çekirgelerle yan yana koymak tarihsel bir belge değil, yazarın kurduğu bir metafordur. Bunu açıkça ayıralım.
Düşman ordusunun yolu bilinir. Ordu gelirken haberci gelir. Atların, askerlerin, yük hayvanlarının izi vardır. Kapılar kapatılır. Burçlara çıkılır. Erzak depolanır. Şehirle düşman arasında taştan bir sınır bulunur.
Çekirgenin önünde böyle bir sınır yoktur.
Ne Mardin Kapı’nın ne Urfa Kapı’nın kapanması bir şeyi değiştirir. Ne hendeğin askerî anlamı kalır ne burcun yüksekliğinin. Düşman şehre girmek için kapı aramaz; zaten şehrin asıl zayıf yeri surların dışındadır: insanın kışın yiyeceği buğday, hayvanına vereceği ot, gelecek yıl ekeceği tohum.
Bu nedenle geç Osmanlı Diyarbekir’inin çekirge hikâyesi, aslında surların değil tarlanın savunulması hikâyesidir.
1886’yı başlangıç kabul etmek bütünüyle yanlış değildir; yanlış olan, ondan önce hiçbir şey olmadığını ve ondan sonra otuz üç yıl boyunca aynı sürünün yaşadığını düşünmektir.
1886 tarihli yazışmalarda Diyarbekir ve Mardin sancaklarında yol yapımında çalışan yöre halkının çekirge imhasına sevk edilmesi istenir ve yol çalışmalarının bir süre ertelenmesi gündeme gelir. Aynı şartlarda Mardin ahalisi, mahsullerinin birkaç yıldır çekirgeden zarar gördüğünü belirterek iki yıllık yol çalışma yükümlülüğünden affedilmelerini ister. Talep kabul edilmez. Bu küçük bürokratik ayrıntı felaketin toplumsal yükünü iyi gösterir: mahsulü zarar gören köylü, aynı zamanda yol mükellefiyetine ve çekirge mücadelesine çağrılmaktadır.
1887’de durum ağırlaşmıştır. Araştırmalara yansıyan Dâhiliye yazışmaları Mardin ve çevresinde istilanın ciddi boyuta ulaştığını, valinin meseleyi yerinde görmek üzere bölgeye gittiğini, Diyarbekir Sancağı ile Midyat ve Nusaybin gibi yerlerde etkilerin hissedildiğini ve gerektiğinde redif askerlerinin mücadeleye gönderildiğini gösterir. Mesele artık tek bir köyün kötü hasadı değil, vilayet yönetiminin insan gücü sevk ettiği bir afet halindedir.
1888’de iki yıl önce başlayan dalganın hâlâ etkisini sürdürdüğü kaydedilir. Kaza ve köylerden Diyarbekir sancak merkezine doğru göç vardır. Yerlerinden kopan insanların geri gönderilebilmesi için tohumluk ve yol parası verilmesi düşünülür.
İşte arşiv dilinin birden insan yüzüne dönüştüğü yer burasıdır.
1888 tarihli kayıtta, çekirge hasarına uğrayan yerlerden birçok ailenin dağıldığı ve bunlardan önemli bir kısmının nefs-i Diyarbekir’e, yani şehir merkezine geldiği belirtilir. Belgede insanların “çırılçıplak bir halde sokaklarda ve cami havalilerinde” bulunduğu yazılır. Menafi sandıklarından ihtiyaçlarının karşılanması ve geri dönüşlerinin sağlanması gündeme gelir. Aynı araştırmanın aktardığı başka bir hesapta şehir merkezine gelen muhtaçların sayısı 1.467’ye ulaşır.
Burada “çekirge Diyarbakır’ı kuşattı” cümlesinin tarihsel karşılığını daha iyi görüyoruz.
Kuşatma her zaman sur dibinde olmuyordu.
Bazen köy boşalıyor, insanlar surların içine geliyordu.

1886–1919 arasındaki gerçek kronoloji parçalıdır.
1886–1890, ilk büyük kümedir. 1886’da mücadele için yol işçilerinin yönlendirilmesi; 1887’de Mardin, Midyat, Nusaybin ve başka alanlardaki ağırlaşma; 1888’de kırsaldan şehir merkezine göç; 1889’da çekirge ile kuraklığın birlikte zahire fiyatlarını yükseltmesi; 1890’da özellikle vilayetin çöl taraflarındaki yoğunlaşma ve aynı dönemde koleranın devreye girmesi birbirini izler. Hakan Asan bu ilk dalganın etkisinin dört yıl sürdüğü sonucuna varır.
1889 tarihli ayrıntı özellikle önemlidir. Çekirge tek başına anılmaz; kuraklıkla birlikte zahire fiyatlarını yukarı çekmektedir. Vilayet dışına tahıl çıkarılmasının yağmur yağıncaya kadar yasaklanması istenir. Bu, “çekirge geldi, ertesi gün kıtlık oldu” şeklindeki basit neden-sonuç hikâyesini bozar. Kıtlık, mahsul kaybı kadar arz, ulaşım, kuraklık, stok ve piyasa meselesidir.
1890’dan sonra yoğunluk azalır; fakat çevredeki ekolojik ağ durmaz. 1893’te Muş ve Bitlis tarafındaki çekirge ve zahire sıkıntısı Diyarbekir’i hem yardım gönderen hem de göç alan vilayetlerden biri haline getirir. Diyarbekir’den yemeklik ve tohumluk buğday gönderilmesi bunun bir örneğidir.
1898 kaydı, kronolojinin neden birkaç büyük tarihe indirgenmemesi gerektiğini gösterir. Mardin’in Geygi ve Çergan nahiyelerinde çekirge yüzünden mahsul kaybı yaşanmış, bazı sakinler yerlerini terk etmiş, boşalan alanlara başka grupların yerleşmesini önlemek ve halkı geri döndürmek için idarî tedbirler tartışılmıştır. Böylece “1890’da bitti, 1904’e kadar hiçbir şey olmadı” demek de doğru olmaz. Büyük dalgaların arasında yerel felaketler vardır.
1902’de Mardin’den gelen kayıt daha da karanlıktır: kıtlık, kolera ve çekirge aynı dilekçede yan yana gelir. Ermeni Katolik, Süryani Kadim, Süryani ve Keldani Katolik cemaat temsilcileri askerlik bedeli ve vergi borçlarına ilişkin af veya süre talep eder. İstek incelenir fakat olumlu karşılanmaz. Doğal afetin toplumun farklı dinî cemaatlerini aynı ekonomik baskı altında bıraktığını gösteren ender ve kıymetli kayıtlardan biridir.
1904–1905’te çekirgeye kuraklık ve hayvan otlağı meselesi eklenir. Nusaybin ve çevresindeki aşiret hareketleri, otlakların zarar görmesi ve güvenlik meseleleri birbirine karışır. Bazı devlet görevlileri Millî aşiretinin çekirgeyi hareketleri için bahane ettiğini ileri sürerken, başka kayıtlar gerçekten ciddi otlak kaybından söz eder. Samuel Dolbee’nin çevre tarihi okumasının önemli tarafı da budur: çevresel bir felaket gerçek olabilir, fakat onun siyasî aktörler tarafından nasıl anlatıldığı ayrıca tartışmalıdır. “Çekirge bahaneydi” ile “her şey çekirge yüzünden oldu” arasında tarihçinin durması gereken geniş bir alan vardır.
1913–1914’e gelindiğinde çekirge yeniden idarî gündemin merkezindedir. 1912 tarihli genel mücadele düzenlemesi, ihbar, komisyon, yumurta toplama ve zorunlu çalışma sistemini ayrıntılı biçimde düzenlemişti. 1914’te Diyarbekir ve Mardin’de muhtaç ahalinin tohumluk ihtiyacı için yardım kaydı bulunur. Savaş yıllarında da mesele ortadan kalkmaz; 1916’da çekirge afeti nedeniyle Diyarbekir Vilayeti’ne hazineden 200.000 kuruş gönderildiği kaydedilmiştir.
Sonra 1919 gelir.
Nisan ve Temmuz tarihli dosyalarda uzun bir aradan sonra vilayet dahilinde yeniden çekirge görülmesi üzerine para ve işçi bulunmaya çalışıldığı, fakat mücadelenin etkili biçimde sürdürülemediği aktarılır. Böylece 1919, 1886’da başlayan tek bir savaşın otuz üçüncü yılı değil, geç Osmanlı dönemindeki son belgelenmiş büyük eşiklerden biridir.
Osmanlı bürokrasisinin kullandığı “çekirge” kelimesini bugünkü biyolojik taksonomi kadar hassas okumamak gerekir. Memur için temel mesele türün Latince adı değil; mahsulü yiyen sürünün nerede yumurtladığı, ne zaman yavruladığı ve nasıl öldürüleceğiydi.
Modern tarihsel-ekolojik araştırmalar Yukarı Mezopotamya ve Cezire’de özellikle Fas çekirgesini — Dociostaurus maroccanus öne çıkarır. Samuel Dolbee, Halep-Diyarbekir-Musul arasında uzanan Cezire ekolojisinde Fas çekirgesini bölgenin karakteristik çekirgelerinden biri olarak ele alır. Buna karşılık Arabistan ve güneyden uzun mesafeler boyunca hareket eden çöl çekirgesi — Schistocerca gregaria başka bir göçmen türdür. 1915 Filistin felaketinin ünlü fotoğrafları özellikle bu daha geniş Suriye-Filistin bağlamının ürünüdür.
Bukarlı’nın çalışması da geç Osmanlı literatüründe hem çöl hem Fas çekirgesinin tehdit olarak bilindiğini ve yayılma alanlarının Diyarbekir çevresine uzandığını belirtir. Bu nedenle elimizde tür teşhisi yapılmış her bir 1887 veya 1905 örneği yokken “Diyarbekir’i yalnızca şu tür bastı” demek fazla kesin olur. En güvenli sonuç şudur: Cezire’nin yerleşik çekirge ekolojisinde Fas çekirgesi belirgin görünmektedir; fakat bölge daha geniş göçmen çekirge hareketlerine de açıktır.
Bu ayrım “insanlar çekirge yedi mi?” sorusuna geldiğimizde ayrıca önem kazanacaktır.
Çekirge felaketi hakkında yazarken en kolay şey “ekinleri yok etti” demektir. En zor olan, “ekin” kelimesinin bir köylü hanesi için ne anlama geldiğini hatırlamaktır.
Hasat yalnız o gün yenilecek ekmek değildir. Gelecek yılın tohumu, verginin kaynağı, borcun ödeme imkânı, hayvanın yemi, evdeki çocukların kışı çıkarabilme ihtimali ve kimi zaman evlilikten göçe kadar birçok kararın ekonomik temelidir. Bu nedenle çekirge bir tarlaya zarar verdiğinde yalnız bitki dokusunu tüketmez; hanenin gelecek yıl üzerindeki tasarrufunu da azaltır.
Diyarbekir’in çevresindeki tarımsal peyzajın kent hayatıyla bağı çok eskidir. Dicle Vadisi ile surlar arasındaki Hevsel Bahçeleri bu ilişkinin en görünür parçalarından biridir. Resmî ve UNESCO kaynakları Hevsel’i tarih boyunca kentle bağlantılı üretken bir tarımsal peyzaj olarak tanımlar. Ancak burada önemli bir sınır koymak gerekiyor: incelediğim kaynaklarda “1886 veya 1887 çekirgeleri Hevsel Bahçeleri’ni tamamen yok etti” biçiminde doğrudan bir belgeye rastlamadım. Hevsel’i atmosfer kurmak uğruna belgede olmayan bir yıkımın sahnesine çevirmek doğru değildir.
Belgelerin dili çoğunlukla daha genel ve daha soğuktur: “mahsul zarar gördü”, “zahire kıtlaştı”, “ahali muhtaç oldu”, “tohumluk verildi”. Hatta Asan, arşiv belgelerinin çekirgenin verdiği zararın miktarını çoğu kez açık rakamlarla vermediğini özellikle belirtir. Bu nedenle yüzdelik ürün kayıpları uydurmak veya belirli bir yıl için “buğdayın yüzde sekseni yok oldu” demek mümkün değildir.
Buna rağmen felaketin büyüklüğünü başka göstergeler ele verir.
Yol işçileri tarlalara gönderiliyorsa, redif askeri çağrılıyorsa, yumurta kıyye hesabıyla satın alınıyorsa, köylüler şehir merkezine göç ediyorsa, tahıl ihracatının durdurulması isteniyorsa, devlet tohumluk dağıtıyorsa ve hazine olağanüstü para gönderiyorsa ortada sıradan bir haşere sorunu olmadığı açıktır. Bu, doğrudan hasar yüzdesi değildir; fakat devletin ve toplumun verdiği tepkinin ölçeğidir.
Kıtlığın tarlada başladığını söylemek kolaydır. Oysa kıtlık, şehre çoğu zaman insanlar yoluyla girer.
1888’de Diyarbekir merkezine gelen yoksul nüfus bunun en somut örneğidir. Köyünde mahsulünü kaybetmiş bir aile için geriye birkaç seçenek kalır: borçlanmak, elindekini satmak, başka yerde iş aramak, akrabanın yanına sığınmak veya idarî merkeze giderek yardım beklemek. Diyarbekir’in sokakları ve cami çevrelerinde görülen muhtaç insanlar, çekirge felaketinin sur içindeki yüzüdür.
Samuel Dolbee’nin İngiliz konsolosluk kayıtları ve Amerikan misyoner belgeleriyle kurduğu anlatıda 1888 başlarında insanların bir miktar darı alabilmek için yataklarını, yemek kaplarını ve üzerinde uyudukları kilimleri sattıklarına ilişkin gözlemler vardır. Bunlar Osmanlı nüfus sayımı veya resmî iaşe cetveli değildir; yabancı gözlemcilerin kayıtlarıdır ve bu nedenle eleştirel okunmalıdır. Fakat aynı dönemdeki Osmanlı kayıtlarının göç, yoksulluk ve yardım talepleriyle birlikte düşünüldüğünde, hanelerin gündelik eşyalarını nakde çevirmeye başladığı tablo tarihsel olarak güçlü görünmektedir.
1889’da yardım komisyonunun 1.494 muhtaç kişiye kişi başına otuzar kuruş olmak üzere toplam 44.820 kuruş ulaştırdığı aktarılır. Burada karşımıza çıkan rakam büyük bir kıtlık istatistiği değildir; yardım kapsamına giren belirli bir grubun muhasebesidir. Yine de tarihin soyut dilini küçültüp bir eve sokar: otuz kuruş, bir memurun defterinde kalemdir; o parayı alan kişi için birkaç gün veya birkaç hafta daha dayanabilme imkânıdır.
Açlıkla hastalık arasındaki sınır da kolay çizilemez. 1890’dan itibaren kolera, çekirge ve kıtlıkla aynı bölgede görünür. 1902 Mardin dilekçesinde üçü yeniden yan yanadır. Yetersiz beslenmiş, yer değiştirmiş, temiz suya ve barınağa erişimi bozulmuş toplumların salgınlara karşı daha kırılgan olması beklenebilir; fakat Diyarbekir’de belirli bir ölümün “çekirge nedeniyle” gerçekleştiğini belge olmadan yazmak doğru değildir. Kaynakların bize verdiği şey doğrudan ölüm sayısından çok, üst üste binen kırılganlıkların resmidir.
Bu nedenle “büyük kıtlığa çekirgeler sebep oldu” cümlesini düzeltmek gerekir.
Daha doğru cümle şöyledir:
Çekirgeler, bazı yıllarda mahsul ve meraları tahrip ederek ciddi iaşe krizleri yarattı; fakat açlığın boyutu kuraklık, hastalık, fiyat hareketleri, göç, idarî kapasite ve savaş yıllarında çok daha ağır siyasal ve ekonomik yıkımlarla birleşerek büyüdü.

Çekirgeyle mücadelenin romantik tarafı yoktur. Bu işin büyük bölümü toprağa eğilip yumurta aramaktan, yavru toplamaktan ve saatlerce aynı hareketi tekrarlamaktan oluşuyordu.
Diyarbekir belgelerinde çekirge yumurtası ve yavrularının toplanması açık biçimde görülür. Halkın getirdiği miktar için kıyye başına ücret ödenmiş, mücadele için çift, tırmık, kürek ve kazma satın alınmıştır. Yumurtalı toprakların sürülmesiyle yumurtaların açığa çıkarılması, erken dönemde yavruların yok edilmesi ve çekirgelerin henüz uçma kabiliyeti kazanmadan imha edilmesi temel yöntemler arasındadır.
Fakat “halk gönüllü olarak seferber oldu” demek tabloyu eksik bırakır.
1912 tarihli çekirge düzenlemesinde muhtarlar, ihtiyar heyetleri, ahali ve aşiret reisleri çekirge veya yumurta görüldüğünde haber vermekle yükümlüdür. Belirli alanlardaki halk, toprağı sürmek ve komisyonun belirlediği miktarda çekirge tohumu yani yumurta toplamakla mükellef tutulabilir. Çağrıya uymayanlara ceza hükümleri vardır. Başka bir deyişle çekirgeyle mücadele, yalnız doğal afet yönetimi değil, köylünün emeğinin devlet tarafından seferber edildiği bir kamu yükümlülüğüdür.
İnsan gücü yetmediğinde ücretli amele, o da yetmediğinde asker kullanılmıştır. Diyarbekir Vilayeti’nin özellikle Mardin tarafında redif askerlerinin çekirge imhasına gönderildiği ve çalışmalarda kullanıldığı belgelenmiştir.
Osmanlı coğrafyasının başka bölgelerinde sıcak su, ateş, bez veya levhalarla sürü yönlendirme, hendek ve çukurlara toplama gibi yöntemler de uygulanıyordu. Diyarbekir çalışmasında toprağın sürülmesi, yumurtaların ve yavruların toplanması gibi yöntemler açıkça yerel belgelerle ilişkilendirilebilir. Buna karşılık “Diyarbakırlılar teneke ve davul çalıp çekirgeyi kaçırdı”, “şehirde topluca duman yakıldı” veya “şu türbede çekirge duasına çıkıldı” biçiminde ayrıntıları doğrulayacak doğrudan Diyarbekir kaydını bu araştırmada bulamadım.
Aynı ihtiyat “çekirge suyu” için de gereklidir. Alpaslan Demir’in Osmanlı belgeleri üzerine çalışması, “çekirge suyu” veya “sığırcık suyu” adı verilen dinî-halk inanışıyla ilişkili uygulamanın Osmanlı coğrafyasında gerçekten bulunduğunu gösterir. Dolayısıyla böyle bir uygulamayı “uydurma hurafe” diye reddetmek de yanlıştır. Fakat bu araştırmada onun 1886–1919 Diyarbekir felaketlerinde uygulanmış olduğunu doğrulayacak doğrudan yerel belgeye ulaşamadım. Osmanlı’da vardı demek başka, Diyarbekir’de kesin yapıldı demek başkadır.

Devletin tepkisini iki uçtan birine sıkıştırmak mümkün değil.
“Osmanlı hiçbir şey yapmadı” denemez. Valiler olay yerine gönderildi; yerel komisyonlar kuruldu; çekirge talimatnameleri hazırlandı; yumurta ve yavru toplatıldı; ücretli işçi kullanıldı; asker sevk edildi; alet satın alındı; tohumluk ve nakit yardım yapıldı; gerektiğinde zahire ihracatının kısıtlanması tartışıldı. 1916’da Diyarbekir Vilayeti için hazineden 200.000 kuruşluk yardım kaydı bile vardır.
Fakat “devlet felaketi başarıyla yönetti” cümlesi de aynı ölçüde sorunludur.
Kaynak yetersizliği mücadeleyi tekrar tekrar aksatır. Köylülerin zorunlu çalıştırılması ayrıca yük yaratır. 1886’da mahsulleri zarar gören Mardinlilerin yol çalışma yükümlülüğünden muafiyet talebi kabul edilmez. 1902’de kıtlık, kolera ve çekirge gerekçesiyle çeşitli Hristiyan cemaat temsilcilerinin borç ve yükümlülüklerin hafifletilmesi talebi de olumlu sonuçlanmaz. 1919’da para ve işçi bulunmaya çalışıldığı halde mücadelenin etkili biçimde sürdürülemediği kaydedilir.
Devletin önündeki yapısal problem daha büyüktü: çekirge idarî sınır tanımıyordu.
Bir vilayet yumurtaları temizlese bile komşu vilayetten yeni sürü gelebilirdi. Bir kaza bütün halkını tarlaya çıkarsa bile birkaç gün sonra başka yönden gelen sürü emeği boşa çıkarabilirdi. 1912 düzenlemelerinin ihbar ve eşgüdüme bu kadar önem vermesinin nedeni buydu. Çekirgeyle mücadele, aslında dönemin devletinin çevreyi kendi idarî haritasına uydurma çabasının sınırlarını gösteriyordu.
Burada ne kahraman bir devlet ne bütünüyle kayıtsız bir devlet vardır.
Karşımızda, afetin büyüklüğünü fark eden; fakat para, işgücü, ulaşım, koordinasyon ve zaman sorunlarıyla sürekli boğuşan bir geç Osmanlı idaresi vardır.
Kıtlık, ekmeğin bir sabah aniden ortadan kaybolması değildir.
Önce fiyat değişir.
1889’da Diyarbekir’de çekirge ve kuraklık nedeniyle zahire fiyatlarının yükselmeye başladığının kayda geçirilmesi bu sürecin belgelenmiş örneğidir. Yönetim, yağmur yağıncaya kadar vilayet dışına tahıl çıkışının durdurulmasını düşünür. Böyle kararların kendisi bile korkunun ne olduğunu anlatır: mesele artık tarladaki böcek değil, mevcut tahılın vilayet içinde tutulup tutulamayacağıdır.
Sonra evdeki mal değişir.
Bir aile hayvanını satabilir. Kap kacağını, kilimini, yatağını elden çıkarabilir. Borç alabilir. Çalışabilecek biri başka yere gidebilir. Bir noktadan sonra bütün hane hareket eder. 1888 Diyarbekir kayıtlarında gördüğümüz iç göç bunun sonucudur; Dolbee’nin yabancı gözlemci kayıtlarından aktardığı gündelik eşya satışları ise aynı mekanizmanın hane içindeki yüzünü gösterir.
Daha sonra köyün kendisi değişmeye başlar.
1898’de Mardin çevresinde mahsul kaybının bazı yerleşimleri boşaltması yalnız demografik bir olay değildir. Boşalan toprak kimin olacaktır? Geri dönecek köylünün mü, oraya giren başka grubun mu? Devlet neden insanları geri göndermeye çalışmaktadır? Çekirge burada biyoloji olmaktan çıkar; mülkiyet, iskân ve asayiş meselesine dönüşür.
1904–1905’te hayvan otlakları meselesi de aynı zincire eklenir. Otlak kaybı hareketli pastoral toplulukların güzergâhlarını değiştirdiğinde, başka köylerin arazisine yaklaşma, hayvanların nerede otlatılacağı ve güvenlik çatışmaları gündeme gelir. Doğal afet, mevcut toplumsal gerilimleri yaratmak zorunda değildir; fakat onları keskinleştirebilir. Dolbee’nin Cezire için geliştirdiği çevre tarihi yaklaşımının güçlü yanı, çekirgeyi insan siyasetinin dışında duran bir “fon” olmaktan çıkarmasıdır.
1914’ten sonra çekirgeyi 1887’deki şartlarla düşünmek mümkün değildir.
Birinci Dünya Savaşı, tarımın insan ve hayvan gücünü azalttı; ulaşım ve iaşe sistemini askerî ihtiyaçların baskısı altına aldı; geniş bir coğrafyada zorunlu göç, tehcir, şiddet ve kitlesel ölüm meydana getirdi. Samuel Dolbee’nin Cezire üzerine çalışması, savaş seferberliği ile Ermeni tehciri ve soykırımının bazı arazilerin işlenmeden kalması üzerinden çekirge ekolojisini de etkileyebileceğinin dönemin uzmanlarınca tartışıldığını gösterir. Bu, “çekirgeler savaş yüzünden ortaya çıktı” demek değildir; insan toplumunun parçalanmasının zararlı türlerle mücadele kapasitesini de parçalayabildiğini gösterir.
Bu yüzden 1915–1918 arasındaki açlık tablolarında çekirgeyi tek fail yapmak tarihsel olarak ciddi bir hata olur.
Ünlü 1915 çekirge fotoğrafları Filistin’den gelir ve gerçekten büyük bir istilayı belgeler. Fakat bu görüntülerin Diyarbakır fotoğrafı gibi dolaştırılması iki ayrı coğrafyayı birleştirir. Cezire’deki çekirge problemi aynı savaşın içinde devam ederken, her bölgenin açlığı kendi üretim, ulaşım, askerî müdahale, şiddet ve toplumsal çözülme koşulları içinde değerlendirilmelidir.
1916’da Diyarbekir’e çekirge nedeniyle 200.000 kuruş gönderilmesi, böcek meselesinin savaşın büyük insanî ve askerî felaketi içinde bile devlet gündeminden çıkmadığını gösterir. Fakat bu para, savaş şartlarının yarattığı bütün iaşe krizini çözebilecek bir sihirli sayı değildi.
Bu araştırmanın en kolay sansasyon üretilebilecek kısmı burasıdır.
Ve cevap beklenenden daha dikkatli kurulmalıdır.
Diyarbakır şehir halkının 1886–1919 kıtlıklarında kitlesel biçimde çekirge yiyerek hayatta kaldığını doğrulayan doğrudan bir Osmanlı belgesi, Diyarbekir tanıklığı veya güvenilir yerel kayıt bulamadım.
Bu nedenle “aç kalan Diyarbakırlılar çekirgeleri yiyerek hayatta kaldı” cümlesi mevcut kanıtlarla yazılamaz.
Fakat hikâyenin ikinci kısmı da vardır. Samuel Dolbee’nin araştırması, Birinci Dünya Savaşı sırasında daha geniş Cezire ve Suriye-Mezopotamya coğrafyasında insanların çekirge yediğine ilişkin kayıtları inceler. Aynı çalışma önemli bir kültürel ve zoolojik ayrım koyar: Fas çekirgesi genel olarak yemek için tercih edilmezken, Necd/çöl çekirgesinin tüketildiğine ilişkin daha fazla örnek vardır. Hicaz hatıratlarında çekirge tüketimi bulunur; savaşın en ağır açlık sahalarında da benzer tanıklıklar görülür.
Bunun anlamı şudur:
“Ortadoğu’da çekirge yenmezdi” demek yanlıştır.
“Diyarbakır halkı kıtlıkta çekirge yedi” demek de eldeki belgelerle doğrulanmış değildir.
İki cümle arasındaki mesafe, tarih yazımının bütün ahlâkıdır.
Bir olayın başka bir yerde yaşanmış olması, onu dramatik olduğu için Diyarbakır’a taşıma hakkı vermez.
Bir çiftçinin tarlasına ilk kez binlerce çekirge indiğinde onun entomoloji bilmesi gerekmez. İnsan felaketi, bildiği kavramlarla anlamlandırır.
Geç Osmanlı toplumunda çekirgeye karşı teknik yöntemlerin yanında dinî ve geleneksel uygulamaların varlığı belgelenmiştir. “Çekirge suyu” yahut “sığırcık suyu” bunların araştırılmış örneklerindendir. Fakat daha önce belirtildiği gibi bunu doğrudan 1887 Diyarbekir köylüsüne mal edecek yerel kayıt bulunmadıkça yalnız Osmanlı kültürünün daha geniş çerçevesi içinde değerlendirmek gerekir.
Çekirgenin dinî hayal dünyasında güçlü bir yeri olmasının sebepleri açıktır. Kur’an’ın A‘râf 7:133 ayetinde çekirge, Firavun toplumunun karşılaştığı afet işaretleri arasında sayılır. Tevrat’ın Çıkış anlatısında da çekirge istilası, mahsulü yiyen ve yeryüzünün görünüşünü değiştiren bir felaket olarak tasvir edilir. Bu metinleri 1887 Diyarbekir halkının belirli bir olayı aynen bu şekilde yorumladığının belgesi gibi kullanamayız; fakat Müslüman, Hristiyan ve Yahudi kültürlerinde çekirge felaketinin neden kolayca ilahî uyarı veya ceza diliyle düşünülebileceğini anlamamıza yardım eder.
Burada tarihçinin yapması gereken, bir köylünün ağzına uydurma bir cümle koymak değildir.
“Allah bizi cezalandırıyor,” dediğini bilmiyorsak söyletemeyiz.
Ama onun yaşadığı toplumda çekirgenin hangi kutsal anlatılarla yan yana durduğunu gösterebiliriz.
İkisi aynı şey değildir.
Çekirgenin felaket imgesi Diyarbakır’daki Osmanlı döneminden binlerce yıl önce Mezopotamya metinlerinde karşımıza çıkar.
Neo-Asur dünyasına ait Esarhaddon’un veraset antlaşmasının lanetler bölümünde, toprağı eksilten çekirgenin hasadı yemesi bir felaket bedduası olarak kullanılır. Burada çekirge yalnız böcek değildir; düzenin bozulmasının, ürünün insandan alınmasının dili haline gelir. ORACC’ın yayımladığı çivi yazılı metin bunun doğrudan örneğidir.
Bu noktada cazip fakat tehlikeli bir yol açılır: “Diyarbakır halkı Asurlulardan kalma çekirge mitini yaşatıyordu” demek.
Bunu söyleyemeyiz.
Arada iki bini aşkın yıl, değişen diller, dinler, topluluklar ve siyasî dünyalar vardır. İncelediğim kaynaklarda 1886 Diyarbekir istilasının doğrudan eski Mezopotamya çekirge anlatılarına bağlandığını gösteren tarihsel bir zincir yoktur.
Fakat başka bir şey söyleyebiliriz.
Tarım toplumlarının aynı dehşet karşısında benzer imgeler üretmesi şaşırtıcı değildir. İnsan tohumu toprağa verir; aylarca bekler; sonra insan iradesinin dışında hareket eden sayısız canlı o emeği birkaç gün içinde tüketebilir. Böyle bir sahnenin Asur antlaşmasında lanet, kutsal kitaplarda afet, Osmanlı bürokrasisinde “felaket” ve köylünün zihninde kıyamet duygusu üretmesi için kültürlerin birbirinden doğrudan kopya çekmesi gerekmez.
Toprağa bağımlı toplumun korkusu, çağlar boyunca tanınabilir kalabilir.
Diyarbakır’ı yalnız surlardan ibaret düşünmek bu hikâyeyi anlamayı güçleştirir.
Surların aşağısında Dicle vardır. Dicle ile taş şehir arasında Hevsel bulunur. Şehrin çevresinden Mardin’e, Nusaybin’e, Cizre’ye ve Cezire’nin daha kurak alanlarına doğru gidildikçe sulanabilir bahçelerden yağmura bağımlı tahıl sahalarına, meralara ve bozkıra geçilir. UNESCO’nun Diyarbakır peyzajını sur, Dicle ve Hevsel’i birlikte ele alarak tanımlaması bu tarihsel bağlantının bugün de görülebilen tarafıdır.
Çekirgenin idareye çıkardığı problem de tam burada yatıyordu.
Bir böcek sürüsü Diyarbekir Vilayeti sınırlarını bilmiyordu. Musul’dan Mardin’e, Urfa’dan Halep tarafına uzanan Cezire çevre tarihi tek bir ekolojik alan gibi işliyordu. Modern tarihçi Samuel Dolbee’nin çalışmasının merkezindeki tezlerden biri budur: Halep, Diyarbekir ve Musul arasındaki Cezire, siyasî sınırlarla parçalanabilse bile çekirgelerin, pastoral toplulukların ve çevresel süreçlerin hareket alanı olmaya devam etti.
Bu nedenle “Diyarbakır çekirge felaketi” derken aslında bir noktayı değil bir ağı konuşuyoruz.
Mardin’de yok olan mahsul Diyarbekir’e göç getirebilir.
Muş’taki kıtlık Diyarbekir’den tohumluk buğday gönderilmesine yol açabilir.
Komşu vilayette bırakılan yumurta ertesi mevsim başka idarî bölgenin meselesi olabilir.
Çekirge haritayı okumaz.
Hayır.
1919’un değeri, çekirgelerin o tarihten sonra ortadan kalkmış olmasında değildir.
1919, Osmanlı idaresinin son yıllarında Diyarbekir’e ilişkin açık bir çekirge mücadelesi kaydının bulunması ve 1886’dan başlayan araştırma aralığının anlamlı biçimde burada kapanması bakımından önemlidir. Çekirgelerin imhası için amele gönderilmesi ve kaynak bulunması istenir; buna rağmen mücadelenin etkili devam ettirilemediği yazılır.
Fakat birkaç yıl sonra çekirge yine vardır. Bukarlı’nın çalışması 1925’te Güneydoğu vilayetlerinde mücadele için araç ve malzeme tedarikinden söz eden Cumhuriyet dönemi kayıtlarını gösterir. Dolbee’nin kitabının 1918–1939 bölümünün bütünü de yeni Türkiye-Suriye-Irak sınırları çizilirken çekirgelerin Cezire’de hareket etmeye devam ettiğini ortaya koyar.
Yani hikâyenin sonunu “1919’da çekirgeler yenildi” diye yazmak, güzel bir final uğruna tarihi bozmak olur.
1919’da değişen şey böcekten çok siyasî dünyadır.
İmparatorluk çözülür.
Yeni sınırlar doğar.
Fakat çekirge uçmaya devam eder.
Bazen evet.
Bir yumurta yatağı sürüldüğünde, yavrular kanatlanmadan toplandığında, köylüler ve ücretli işçiler zamanında yetiştiğinde, redif birlikleri müdahale ettiğinde belirli alanların korunabildiği açıktır. Osmanlı idaresinin çekirgeyle mücadele konusunda kanun ve talimatnameler geliştirmesi de tecrübenin zamanla kurumsallaştığını gösterir.
Fakat mesele bir savaşı kazanıp düşmanı tamamen yok etmek değildi.
Çekirge yumurtası görülmeyen yerde ertesi yıl ortaya çıkabilir. Komşu bölgeden sürü gelebilir. Yağış düzeni değişebilir. İnsan gücü başka işe alınabilir. Savaş başlayabilir. Para gecikebilir. Köylü, kendi ürününü kurtarmaya çalışırken devletin koyduğu toplama yükümlülüğünü yerine getiremeyebilir.
Dolayısıyla geç Osmanlı Diyarbekir’inde çekirgeyle mücadele bir zafer hikâyesinden çok, sürekli tekrar eden bir dayanma ve yeniden başlama tarihidir.
Diyarbakır’ın surlarına uzaktan bakıldığında insanın aklına önce güç gelir.
Bazalt taş.
Kalın duvar.
Burç.
Kapı.
Yüzyıllar boyunca şehrin güvenliği bunlarla anlatılmıştır.
Oysa 1880’lerin sonundaki belgeleri okuduğumuzda başka bir Diyarbakır çıkar karşımıza. Köylerinden kopup şehre gelen 1.467 muhtaç insan vardır. Camilerin çevresinde barınmaya çalışan aileler vardır. Tohumluk isteyenler, yol parası bekleyenler, yardım sandıklarından pay ayrılanlar vardır. Zahire fiyatlarının yükselmesinden korkan bir vilayet idaresi vardır. Tarlaya gönderilen yol işçileri, yumurta toplayan köylüler, çekirge peşindeki redif askerleri vardır.
Bunların hiçbiri efsane değildir.
Efsaneye ihtiyaç da yoktur.
Gerçek yeterince ağırdır.
1886’dan 1919’a uzanan belgeler tek bir otuz üç yıllık çekirge ordusunu göstermiyor. Daha ilginç ve daha insani bir şey gösteriyor: aynı coğrafyanın farklı kuşaklarının, aralıklarla geri dönen bir çevre felaketiyle tekrar tekrar karşılaşmasını.
Bazen çekirgeyle beraber kuraklık geliyor.
Bazen kolera.
Bazen göç.
Bazen savaş.
Bazen hepsi birbirine karışıyor.
Ve bütün bunların ortasında devletin dili hâlâ ölçmeye çalışıyor: kaç kıyye yumurta toplandı, kaç amele lazım, kaç kuruş gönderilecek, kim geri dönecek, kime tohumluk verilecek?
Bir yerde tarih tam da bu rakamların arasından dışarı sızıyor.
Çünkü bir memurun “tohumluk” yazdığı yerde bir çiftçinin gelecek yılı vardır.
“Yol parası” yazdığı yerde eve dönmeye çalışan bir aile vardır.
“Muhtaç” yazdığı yerde açlık vardır.
“Çekirge tohumu” yazdığı yerde gelecek baharın korkusu vardır.
Surlar, insanın görebildiği düşmanlara karşı yapılmıştı.
Bu defa karşıdaki şeyin kumandanı yoktu. Bir anlaşma imzalamıyordu. Fidye istemiyordu. Şehri ele geçirmek gibi bir amacı da yoktu.
Canlı kalmak için yiyordu.
İnsan da canlı kalmak için ekmek istiyordu.
Felaketin en karanlık tarafı belki burada başlar: çekirge ile insan arasında ahlâkî bir savaş yoktur. Böcek kötü değildir; köylü de tabiatın seçtiği bir kurban değildir. İki canlı türünün ihtiyacı aynı tarlada karşılaşır ve kaybeden taraf, o yıl hayatını toprağın vereceği ürüne bağlamış insandır.
Diyarbakır’ın uzun tarihinde nice ordu surların önüne geldi.
Fakat 1886–1890’ın açlığında sokaklara düşen insanların bize bıraktığı daha sessiz bir ders vardır.
Bir şehri yalnız duvarları korumaz.
Bazen bir şehrin gerçek savunma hattı, kilometrelerce dışarıdaki başakların başladığı yerdir.
O başak kalmadığında, sur hâlâ ayaktadır.
Şehir ise artık aynı şehir değildir.
Bu araştırmanın omurgasını Hakan Asan’ın “Diyarbakır Vilayeti’nde Meydana Gelen Çekirge Afetleri (1886–1919)” başlıklı, büyük ölçüde Osmanlı Arşivi belgelerine dayanan çalışması ile Edip Bukarlı’nın “XIX. Yüzyılda Osmanlı Devleti’nde Çekirge İstilaları: Mardin Örneği” makalesi oluşturdu. Bunlar özellikle kronoloji, BOA dosyaları, halkın mükellef tutulması, asker kullanımı, göç, vergi ve yardım meseleleri için temel kaynaklardır.
Bölgenin idarî sınırları aşan çevresel tarihini ve çekirge türleri, aşiret hareketleri, yabancı gözlemciler ve savaş yılları arasındaki bağlantıları değerlendirmek için Samuel Dolbee’nin Cambridge University Press tarafından yayımlanan Locusts of Power: Borders, Empire, and Environment in the Modern Middle East çalışmasıyla karşılaştırma yapıldı. Dolbee’nin yaklaşımı özellikle Diyarbekir-Halep-Musul arasındaki Cezire’nin tek bir çevresel saha olarak değerlendirilmesinde önemlidir.
Modern biyolojik karşılaştırmalarda FAO verileri kullanıldı. Bu rakamlar tarihsel Diyarbekir sürülerinin sayısını belirlemek için değil, milyonlarca çekirgenin aynı sürü içinde bulunmasının ve yoğun bir sürünün gökyüzü görünümünü değiştirmesinin fiziksel olarak mümkün olup olmadığını sınamak için kullanıldı.
Mitolojik ve dinsel bölümde Neo-Asur metinleri için ORACC’ın yayımladığı özgün metin veritabanına, İslamî kültürel paralellik için A‘râf 7:133’e başvuruldu. Bunlar ile 1886 Diyarbekir felaketi arasında tarihsel aktarım zinciri bulunduğu iddia edilmedi; yalnız çekirge-kıtlık-felaket imgesinin bölgenin çok uzun kültürel tarihinde taşıdığı anlam gösterildi.
Diyarbekir vilayet salnameleri dönemin idarî, nüfus ve ekonomik yapısını anlamak bakımından önemli bir kaynak grubudur; ancak yaptığım taramada 1886–1919 kronolojisini tek başına kurabilecek, olayların tamamını yıl yıl anlatan bir salname dizisi tespit edilmedi. Zaten Diyarbekir vilayet salnamelerinin yayımlanma dönemi 1914 ve 1919 olaylarını kapsayacak kadar ileri gitmez. Bu nedenle çekirge kronolojisi salnamelere zorla yüklenmedi.
Ve araştırma sonunda bazı iddialar özellikle dışarıda bırakıldı: Hevsel Bahçeleri’nin bu istilalarda tamamen yok edildiği, Diyarbakır şehir halkının kitlesel biçimde çekirge yediği, yerel halkın kesin olarak davul-teneke çalarak veya belirli türbelerde ayin yaparak çekirge kovduğu, Diyarbakır semalarını “milyonlarca” çekirgenin kapladığını söyleyen belirli bir yerel tanığın bulunduğu bu kaynak zincirinden doğrulanamadı.
Bunlar ileride yeni bir Osmanlı belgesi, yerel hatırat, Süryanice/Ermenice/Kürtçe sözlü tarih kaydı veya dönem gazetesi bulunursa yeniden değerlendirilebilir.
Şimdilik tarihçinin yapması gereken şey, karanlık kalan yere hikâye uydurmak değil, orayı karanlık bırakmaktır.
Çünkü bazen bir tarih metninin en güvenilir cümlesi:
“Bunu henüz bilmiyoruz.”
cümlesidir.
Yorum Yap