Düşünün: 909 yılı, Diyarbakır’ın güney surları çökmüş. Sadece taşlar değil, o taşlara sinmiş yüzlerce yıllık ter, dua, nöbet ve gözyaşı da yıkılmış. Abbasilerin başkentinden ferman gelmiş: “Tamir edin.” Ama fermanın altına kimin imza atacağına karar verirken bir tereddüt yaşanmış. Dışarıdan bir üstat mı getirilsin? İstanbul’dan, Bağdat’tan, hatta Şam’dan… Çünkü böyle büyük işler hep dışarıdan gelen ustalara verilir, bilirsiniz.

Ama bu kez ferman başka türlü yazılmış. Belki vezirin kulağına bir fısıltı gelmiş, belki de o surların dibinde büyüyen bir çocuğun adı anılmış: Ahmed b. Cemil el-Amidi. Amidi, yani Diyarbakırlı. Bu toprağın sarı toprağını elinde yoğurmuş, Mardin Kapı’nın gölgesinde oyun oynamış, her sokağın yönünü rüzgârdan okumuş bir evlat.
Ve o gün, surların onarımı bir “yabancı ustaya” değil, bu taşların öz evladına emanet edilmiş. Bunda ne var, dersiniz? Her şey var.
Ahmed usta, çöken burçları yerinden kaldırırken sadece harç ve molozla uğraşmamış. Yıkılan her blokta, atalarının hangi duaları fısıldadığını duymuş. Zira dışarıdan gelen usta, taşın dilini bilmez; o taşların hangi savaşta hangi okla delindiğini, hangi baharda kuşların üzerine konduğunu, hangi annenin evladını uğurlarken surun dibinde ağladığını anlamaz. Ama Ahmed bilirmiş. Onun ruhu, o surların harcına karışmış çocukluk anılarıyla yoğrulmuş.
Günler, aylar sürmüş onarım. Her taş, bir öncekinin kardeşi gibi yerine oturmuş. Ahmed usta, sadece örmemiş, aynı zamanda yazmış. Çünkü Mardin Kapı’nın kitabesine adını öyle bir işlemiş ki – ne aceleyle kazınmış bir mühür, ne de kibirli bir imza. Sanki taşa fısıldamış: “Ben buradaydım, bu toprağın çocuğuyum, bu surlar benim evim, siz emanetimsiniz.”
O imza, bugün hâlâ duruyor. 11 asır. Düşünün, imparatorluklar gelip geçmiş, sancaklar değişmiş, diller unutulmuş, ama o iki satırlık isim – Ahmed b. Cemil el-Amidi – hâlâ orada. Güneş onu her sabah aynı açıyla aydınlatıyor. Yağmur her yağdığında, sanki taşın gözeneklerinden o eski ustanın teri süzülüyor.
İşte bu yüzden, tarih dediğimiz şey padişahların fetihleri değildir aslında. Tarih, bir ustasının adını surun alnına işlediği o gündür. O gün, bir şehir kendi evladına güvendiğinde, o evladın imzası ölümsüzlüğe kavuşur. Ve biz bugün, o kapıdan geçerken fark etmesek de, her adımda Ahmed’in ruhuna basarız. Çünkü o, taşlara can veren son ustalardandı.
Bugün Mardin Kapı’nın önünden geçen çocuklara bir bakın. Elleriyle taşlara dokunuyorlar, belki iz sürüyorlar. O çocuklardan biri, farkında olmadan Ahmed’in avuç içindeki çizgiyi tekrarlıyor. Belki yarın onlardan biri, bir başka yıkık duvarı ayağa kaldırmak için aynı cesareti gösterecek. Çünkü bir şehrin surları onarılmakla kalmaz, o surları onaran ruhun çoğalmasıyla yaşar.
Ahmed usta, 11 asır önce sadece taş yığmamış. Bir aidiyet destanı yazmış. Ve o destan, hâlâ okunmayı bekliyor – sadece gözle değil, yürekle.
Yorum Yap