Ajans News Haber

SERA’NIN HAPİSHANESİ: TİLLE

SERA’NIN HAPİSHANESİ: TİLLE
74 Okundu Okundu
30 Mayıs 2022 - 12:00

Rıfat Mertoğlu, ‘Tille’nin Gelini’nde yine gelenekle kadının eşitsiz, sınıf bile olamadığı öyküsü ve yaşam mücadelesine pencere açıyor.

Hatay’dan başlayıp Fırat’ın kenarında bir köy’de geçen hikayede on üç yaşında bir çığlık Sera’nın hikayesi; çöle düşmüş Fırat’ın sesi, öyle uğultulu, öyle içli.

Onun trajik öyküsü aslında Ortadoğu kadınlarının öyküsü. Gözlerine yansıyan geleneğin katı, ağır yükü altındaki bir kocanın vefasızlığı, vicdansızlığı, daha doğrusu aymazlığı.

SERA’NIN HAPİSHANESİ: TİLLE

Neşe Göreci

            Rıfat Mertoğlu’nu Ağıtsız Kadınlar isimli kitabıyla tanıdım. İyi ki tanımışım. Hemen ardından Tille’nin Gelini romanına başladım. Bu roman da beni gerçekten çok etkiledi.

Küçük kız ya da çocuk gelin Sera’nın hayatının nasıl karartıldığını çok güzel işlemiş. Sera’nın babası, canının bağışlanması karşılığında kızını Aro’ya veriyor ama aslında bu bir çeşit satmak gibi. Sera onun kızı olabilir ama sahip olduğu bir eşya niteliğinde değil. Aro’nun yaptığı da kız kaçırmak, Sera hem reşit değil hem olaydan haberi yok hem de babası ve Aro tarafından kandırılıyor. İkisi de ona yalan söylüyor çünkü. Sera, kendi yaşam şartlarından daha kötü olan töre adı altında saçma sapan birtakım kuralların uygulandığı, dilini bilmediği, kültürüne yabancı olduğu, kendisine göre tuhaf insanların yaşadığı bu köye mahkûm ediliyor. Burada kadınların söz hakkı yoktur, evlerde kadın ve erkekler farklı odalarda oturmakta, gelinler evin büyükleriyle konuşmamakta, gelinlik yapmaktadır. Evli ve bekâr kadınların giyinme ve örtünme şekilleri farklılık göstermektedir. Tüm işlerde evin yaşlı erkekleri söz sahibidir ve kalabalık ailelerde yaşam sürmektedir. Kuma, beşik kertmesi, kan davaları, berdel denilen çağdışı uygulamalar halen hayatın içindedir.

Aro, hikayenin birçok yerinde Sera’ya âşık olduğunu söylüyor, oysa onu gördüğünde kız henüz 13 yaşındaydı, yani daha çocuktu. Sonrasında Aro, Sera’nın sevdiği kaçakçı Seylan’ı jandarmaya ihbar ederek ölümüne sebep oluyor. Sera’nın babasının gönderdiği mektupları ondan saklayarak vermiyor, ailesinden haber almasını engelliyor, kız özlemle her ağladığında onu anlamaya çalışmıyor, töreler ve büyükler söz konusu olduğunda Aro hiçbir şekilde karısını savunmuyor, onu yalnızlığa terk ediyor, şiddet uyguluyor, geleneksel kurallarla girilen gerdek gecesinde Sera’nın canının yanmasını önemsemiyor… Bu mudur sevgi? Baba olacağı zaman erkek çocuk hayaliyle yanıp tutuşuyor. Aslında Tille, Sera’nın hapishanesidir. Sonunda saçma sapan bir olaydan dolayı kan davası çıkmaması için kızı Zel’in berdel olarak karşı tarafa verilmesinin kararlaştırılması bardağı taşıran son damla olmuştur. Sera yıllardır içinde biriktirdiği öfkeyle bir dişi aslana dönüşerek bu hapishaneden kaçmak için gereken kıvılcımı yakalamış ve özgürlüğe doğru yürümüştür.

Kitapta beni duygulandıran en önemli an, on yıl sonra Sera’nın babasının köye geldiği ve Sera’yla karşılaştığı andır. Sera ağlayarak babasına sorular sorup, yüreğinde yaraya dönüşmüş tüm soruların cevabını almaya çalışmıştır. Ancak yine de büyüklere duyulan saygı nedeniyle babasını affetmiştir. Bu belki de karmaşık duygularının dışa vurumudur, babasını en iyi şekilde ağırlayıp onunla yan yana uyumuştur. Yaşanan olaylara bakıldığında ben olsam affetmezdim diye düşünüyorum.

Tille’nin Gelini isimli romanda, din kisvesi altında yapılan cahillikler, hurafeler ve son derece akıl dışı uygulamalarla şeyhlere boyun eğmeleri, onları yüceltmeleri, kutsal varlıklar olarak görmeleri hayret verici şekilde tüm çıplaklığıyla yansıtılmıştır. Yabancı erkeklere görünmemesi için tamamen kapatılan Sera’nın erkek çocuğu olmadığı için şeyhe götürülmesi, şeyhin, yanına gelen hastaların ağzına tükürmesi, bedenlerine dokunması çelişki gibi görülse de kutsal sayıldığından normal karşılanmaktadır. Çünkü kimilerine göre şeyh peygamberden de öte kutsal varlıktır. Ağza tükürülmesi, özellikle akıl hastalarının zincire vurulması gibi detaylar bu yaşantıların halen varlığını sürdürmesi vahametini ortaya koyuyor.

Tille’nin Gelini’ni okurken en çok karakterlerinin samimi, halktan olmaları hoşuma gitti. Her biri ayrı yapıda ve toplumla uyumlu özellikler sergilemekteydi. Yaşanan olaylar ve yaşam biçimleri düşünüldüğünde karakterlerin ortamlarından bağımsız özelliklerinin olmaması romanın gerçekçiliğini daha çok arttırmakta, roman okuyormuş gibi değil de, o anda yanlarında görünmez bir tanık veya izleyici konumuna sokuyor okurunu.  Olayı yaşıyor gibi oluyor okur. Kitabın ismine ve olayların geçtiği yere bakınca nokta atışı olduğunu düşünüyorum. “Tille’nin gelini olmuştu,” ifadesi yalın ama fazlasıyla derin, düşündürücü bir ifade…  O ifadenin içinde yaşanan, karartılmış bir hayat hikâyesi var.

Yazar Rıfat Mertoğlu’nun kalemini, samimiyetini, tasvirlerini, metnin sürükleyiciliğini ve inandırıcılığını çok beğendim. Diğer kitaplarını da okumaya devam edeceğim.

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.

%d blogcu bunu beğendi: