Ajans News Haber

Diyarbakır İl Müftüsü Lütfü İmamoğlu’nun Muharrem Ayı Hicret ve Aşure Günü Mesajı
35 Okundu Okundu
29 Temmuz 2022 - 19:05

Hicrî takvime göre bu gün 1 Muharrem 1444, hicrî yılbaşı. Efendimiz ve sahabesinin Mekke’den Medine’ye hicretinin yıldönümü.
Dinî ve ahlakî çöküntünün had safhada olduğu bir dönemde yüce Allah peygamberler zincirinin son halkası, en büyük elçisini Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)i alemlere rahmet olarak Mekke’de risaletle görevlendirmiştir.

İnsanlığa rahmet olarak gönderilen Allah resulü Mekke’de, insanlığı küfrün, şirkin, zulmün ve her türlü cahiliyye çirkefliğinin bataklığından; İslam’ın tevhid nuruna, İlahî adalete ve ilmin ışığına kavuşturmak için tam 13 sene mücadele verdi. Her türlü zulme, işkenceye, boykuta, horlanmaya ve dışlanmaya tahammül ederek insanlığın kurtuluşu için, gecesini gündüzüne katarak, insanları kula kul olmaktan Allah’a kul olmaya davet etti.

Mekkelilerden akl-ı selim sahibi olanlar O’na inanmış, malıyla canıyla O’nun davası için çalışmış, ama çoğu bedbahtlar o güne kadar en doğru, en güvenilir, el-Emin dedikleri efendimizi yalanlamış ve davasına engel olmak için O’na ve arkadaşlarına zulmün, işkence ve boykotun en şiddetlisini reva görmüştür.

Böylece Mekke’de doğan İslam güneşi ancak Medine’de karabulutlardan sıyrılabilmiş, kısa sürede Arap yarımadasının sınırlarını aşarak bütün dünyayı aydınlatmış ve inşallah kıyamete kadarda aydınlatmaya devam edecektir.

Binaen aleyh Hicret bir kaçış değildir. Hicret hak dava için, ilahi rahmeti yaymak için, insanlığın kurtuluşu için, İslam’ı hâkim kılmak için gerektiğinde her şeyden vazgeçmektir. Malı, mülkü, aileyi, aşireti, kabileyi, ticareti, evi ve sahip olunan her şeyi O’nun rızası için terk etmektir. Canı da cananı da ilahî davaya feda etmektir. Hicret bir yerde nasip olmayan ilahî nurun neşri için yeni sahalar aramak ve yeni ufuklara açılmaktır. İşte Allah resulü ve güzide sahabesinin de yaptığı tam da budur.

Resûl-i Ekrem efendimiz de haram ayları Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb olarak açıklamış ve muharrem ayını “Allah’ın ayı” olarak nitelendirip ramazandan sonraki en faziletli orucun bu ayda tutulan oruç olduğunu ifade etmiştir.

Muharrem ayının onuncu günü “âşûrâ” diye adlandırılır. Sâmî dinlerde özel bir yere sahip bulunan âşûrâ gününde câhiliye Arapları da oruç tutardı. Hz. Peygamber Medine’ye hicretinden sonra bu günde birkaç defa oruç tutmuş, Müslümanlara da tutmalarını emretmiş, ramazan orucunun farz kılınmasıyla birlikte bu orucu isteğe bırakmıştır.

Resûl-i Ekrem, Yahudilerin oruçlarından farklı olması için, muharremin sadece onuncu günü olan aşure günü değil dokuz ve/ya on birinci günlerinde de oruç tutulmasını tavsiye etmiştir. Bunun için muharremin dokuzuncu günü ile birlikte onuncu günü ya da onuncu günü ile on birinci günü oruç tutulması sünnet kabul edilmiştir. Muharremin sadece onuncu günü oruç tutulması Yahudileri taklit etme anlamına gelebileceği için uygun görülmemiştir.

Hz. Hüseyin ile aile fertlerinin hicrî 10 Muharrem 61’de (Miladî 10 Ekim 680) Kerbelâ’da şehid edilmesi üzerine muharrem ayı başka bir anlam kazanmış, Şîa için bu tarih Hz. Hüseyin’in intikamını alma ahdinin tazelendiği bir matem günü olmuştur. Özellikle İran’da 10 Muharrem’de “tâziye” adı verilen törenlerin düzenlenmesi, yas merasimlerinde ağıtların söylenmesi ve maktel-i Hüseyin türü eserlerin okunması gelenek halini almıştır. Şiîlik’te büyük önem taşıyan bu âyin Büveyhîler döneminde resmî bir hüviyet kazanmıştır. Şiîler’in bu günlerde toplu olarak ağlayıp yas tutma, zincirlerle kendilerini dövme şeklindeki matem törenleri bugüne kadar devam etmiştir.
Ancak bu uygulamalar İslam’ın ruhuna ve talimatlarına tamamen ters düşmektedir. Zira dinimizde musibet için üzülmek ve iradesi dışında ağlamak meşru görülmüşse de saçını-başını yolmak, elbisesini yırtmak, bedenine zarar vermek ve ağıt yakmak meşru değildir. Hele de bunun için törenler düzenlemek, yalandan bağrışarak ağlıyor gibi yapmak, zincir ve benzeri aletlerle vücuduna vura vura kanatmak suretiyle işkence yapmak asla caiz değildir.

Evet, her Müslüman Allah Resulü’nün Ehl-i Beytini sever ve sevmelidir. Onlara her türlü saygıyı göstermelidir. Allah Resulü’nün bu husustaki tavsiyelerine lakayt kalmamalıdır. Büyük bir zulme uğrayan Hz. Hüseyin, ailesi ve arkadaşlarına yapılan fecaatin sızısını yüreğinde hissetmeli ve faillerinden nefret etmelidir. Ancak bu fecaat bahanesiyle yapılan, İslam’ın yasakladığı matem törenlerinden de uzak durmalı ve bu törenleri düzenleyenlerin sinsi gayelerini sezmelidir.

Muharrem ayının onuncu günü olan aşure günü yapılan aşure yemeğinin dinî bir dayanağı söz konusu olmayıp vacip veya sünnet değil halk içinde uygulanagelen güzel bir gelenek ve örftür. Tufan esnasında Hz. Nuh’un gemisinde kalan son hububatlar bir araya getirilip karıştırılarak yapıldığına inanılan bu yemeğe atfen aşure yemeği yapılır.

İsraftan kaçınılması kaydıyla Müslümanların birbirine ikramı ve paylaşma anlamını taşıdığı için bu yemeğin yapılması ve dağıtılmasında bir beis yoktur. Ancak bunu bir ibadet niyetiyle değil bir örf, adet, ikram ve dayanışma niyetiyle yapmak gerekir.

Haber: Cihat TOPRAK

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.

%d blogcu bunu beğendi: